• Bilim Ve Teknoloji

Güneş Hakkında Genel Bilgi

20/5/2008 · Kategori: Bilim Ve Teknik

Güneş Hakkında Genel BilgiGüneş, güneş sisteminin merkezinde yer alan yıldızdır. Yaklaşık 1,4 milyon km. çaplı sarı bir ana kol yıldızdır. yer Samanyolu gökadasında bilinen 200 milyar yıldızdan birisi olan Güneş , kütlesi sıcak gazlardan oluşan ve çevresine ısı ve ışık yayan bir yıldızdır . Orta büyüklükte olan Güneş tek başına Güneş Sistemi'nin kütlesinin % 99,8'ini oluşturur. Geri kalan kütle Güneş'in çevresinde dönen gezegenler, asteroitler, göktaşları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozdan oluşur. Günışığı şeklinde Güneş'ten yayılan enerji, fotosentez yoluyla Dünya üzerisindeki hayatın hemen hemen tamamının varolmasını sağlar ve Dünya'nın iklimiyle hava durumunun üzerinde önemli etkilerde bulunur.

Güneşin çapı dünya çapının 109 katı (1.5 milyon km), hacmi 1.3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. Güneşin yoğunluğu ise Dünyanın yoğunluğunun ¼’ü kadardır. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70 000 km hızla döner. Bir turunu ise 25 günde tamamlar.

Güneş % 70hidrojen, helyum ve %5 de diğer elementlerden oluşur. Güneşte hidrojenin helyuma dönüşmesi sırasında (füzyon - erime birleşme) büyük bir enerji ortaya çıkar. Saniyede 600 milyon ton hidrojen helyuma dönüşür. Buda her saniye Güneş`in 4.5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneşteki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ki bu olaya Güneş Fırtınası da denir.

Evrenin Büyüklüğü

20/5/2008 · Kategori: Bilim Ve Teknik

Insan aklini en çok zorlayan konulardan biri de sonsuzluktur. Evrenin büyüklügü ise daha ilginç bir durum olusturuyor. Oncelikle sonsuzlugun tanimini yapalim. Sonsuz nedir? Sonsuzluk nedir? Sonsuz matematikte tanimsizlik demektir. Tanimsiz yani belirsiz. Uzayda veya alt uzaylarda (yüzey, dogru) bir yerde oldugu bilinen ama asla yeri tam olarak belirtilemeyecek olan nokta veya bölge olabilir. Sonsuzlük ise bu tür noktalarin veya bölgelerin yani sonsuzdaki nokta ve bölgelerin olusturdugu ne sınır olan ne de sınır olmayan yerlerdir. Bu tanımları matematiksel olarak verdim. Rahatlıkla başka alanlara uyarlayabilirsiniz.

Simdi ilerleyelim. Ise arastirma sonuçlari da girecek. Konuya felsefi olarak da yaklasmamiz gerekecek.

Sunu bilmeliyiz ki evrenin büyüklügü hakkinda bilgi üretirken gene onun sekillendirdigi canlilar olan bizler bilincimizin gelisiminde onun dinamiklerine bagliyiz. Bu ne demek? Ornek verelim bunun için de bizden bir alt boyutta yani iki boyutta yasayan canlilar oldugunu düsünelim. Iki boyutlu bu canlilar bir uçlarindan uygun çekiştirmelerle birleştirilerek küre haline getirilmiş bir yerde yaşasınlar. Üçüncü boyutu algılayamadıklarından kürede yaşadıklarını bilemezler. Biz ise biliyoruz. Çünkü bir üst boyuttayız. Yani bu canlıların evreni bir düzlem olarak algılamaları ve onun başladıkları noktaya, sürekli bir dogru üzerinde gitmeleri ile, varmalari yüzünden, sonlu oldugunu söylemeleri çok normal olacaktir. Buradan tekrar sonuç olan su fikri söyleyeyim: Canli bilinci içinde bulundugu evren tarafindan sekillendirilmistir.

Pekala. Bu kadar basit mi? Yani bilincimiz gene de bazi seylere bagli ve özgür degil mi? Gerçek olani kavrayamayacak miyiz? Bence bilinç seviyesi arttikça gerçeklige daha da yaklasiriz. Evet, gerçekligin kaçabilecegi yerler azalir ve ortaya çikmaktan baska seçenegi kalmaz.

Biz insanlar gerçekligi kavramak için yeterli gelismislik seviyesindeyiz. Çünkü yeterince soyut düsünebiliyoruz. Soyut düsünme yetenegimiz bize yeterince özgür olma olanagi sagliyor.

Simdi nasil bir uzaydayiz ona bakalim. Uzayimiz kendi içine bükülüdür. Bu ne demektir? Uzaydaki cisimler bir çekim etkisi ile çevrelerini kendi içine bükerler. Bu bükülüm sonucu her türlü parçacigin konumu ve davranisi belirlenir. Böylece örnegin tipki dünya üzerinde oldugu gibi; süre ve enerji sinirlamasi olmadan sürekli olarak ayni çizgi üzerinde gidilince yolculuga baslandigi noktaya gelinmesi gibi evrenin tamaminda da ayni durum geçerlidir. Sadece evrenin pürüzlü yani daha az homojen olmasi nedeniyle tam olarak baslangiç noktasina degil de birkaç yüz isikyili fark olacaktir.

Bunlari anlatmamin amaci suydu: Evrenin büyüklügünü anlamak amaciyla yapilacak tüm fiziksel ölçümler daima evrenin sonlu oldugu sonucunu verecektir. Bunu aklimizi kullanarak denetleyelim. Bu ne kadar dogrudur? Evren sonlu mudur?

Tüm parçaciklarla birlikte evren oluşur. Bu yüzden evrenin içinde bulundugu bir alan vardir. Simdi söyle bir soru sordugunuzu ya da sormak üzere oldugunuzu biliyorum.

Evrenin dışında ne var?
Burada dikkatli olmamiz gerek. Çünkü evren bu noktada bizi kontrol etmeye baslar. Unutmayin, bilincimiz onun dinamikleri ile isliyor. Acaba bize sirlarini açiklayacak mi? Deneyelim. Bunun için saf ve gelismis zihinlere ihtiyacimiz var. Saf derken önyargilardan mümkün oldugunca uzak olmasini, gelismis derken de evrenin kisitlamalarini gene onun verdikleri ile altedebilecek kadar mantiksal olarak islem yapabilecek bir düsünce sistemini kastediyorum. Farkindaysaniz isimiz zor. Ne yapalim? Evrenin sinirlarina gitmek o kadar da kolay degil.


Evren içinde bulundugu uzayi kendisi yaratir. Bunun disinda ne oldugunu ise söyleyemeyiz. Evrenin disinda ne oldugunu nasil söyleriz? Bosluk mu var diyecegiz? Ama bosluk dedigimiz sey evrenin kendi içindeki yapilarin olusturdugu bir durumdur zaten. Oyleyse evrenin disinda ne var? Iki seçenek: ya bambaska bir zeka var (Buna düşünce veya töz deniyor) ya da bosluk diye birsey bizim evrenimizde yok ve evrenin disinda bosluk var. Durun bir dakika ! Böyle dersek evrenin sınırları oldugunu kabul etmiş olmuyor muyuz? Evet öyle. Gördünüz mü evrenin yapisi ile olusan bizler onun esiri olduk. Düsünce yapimizda bile. Bunu kastettim az önce. Ama nasıl özgür düşünecegiz? Tabi ki daha mantıklı olmaya çalışarak.

Evrenimizin hiçbir yerinde boşluk olmadigini söylersek hesaplar gösteriyor ki evren derhal içine çökmeli ve asla genişlememeli. Ama tam tersi oluyor. Evren genişliyor. Oyleyse her an büyüyor. Bu da demektir ki evren çok çok eskiden çok daha küçüktü. Demek ki evrenin şu anda da bir sınırı vardır. Evren sonsuz degildir. Muazzam ölçüde büyüktür. Bu yüzden de sonsuz oldugunu söylememizi hakediyor. Evrenin büyüklügünün bir sınırı oldugunu bulduk. Bu konu sonuçlandı. Peki daha önce varliginin olmadigi yerlerde ne vardi? Yanit: hiçlik. Yani ne oldugunu bilmiyoruz. Çünkü bilgimiz sadece bize ulaşan izlerle oluyor. Izler yani; ölçüm araçlarımızın yakalayabildigi her şey. Bu izler var ise zaten orada da evrenimizin varligi söz konusudur. Kara delikler, ışınımlar, çekim dalgaları, vs. her türlü parça ve parçacık. Yani evren genişlerken ulaştıgı yerleri kendi yapısı ile şekillendiriyor. Aksi halde yani bu şekillendirmenin olmadıgını söylersek o halde orada daha önceden bir evrenin olması gerekiyordu. Ama evren genisliyor. O halde bu fikir yanlistir. Yani bir sınır var ve evren bunun disindaki yeri; hiçligi, kendisi şekillendiriyor. Ama size bir sey söyleyeyim: bu konuda derinlemesine düsününce göreceksiniz ki; zihniniz böyle bir seyi algilamiyor, daha fazla ileri gidemiyor ve sonuçta reddediyor. Yani hiçligin ne oldugunu kavrayamıyor ve bu yüzden de şekillendirmeyi tanımlayamıyor ve bu durumda da evrenin dışının boşluk oldugunu söylüyor ve böylece başlangıçta bahsettigim evrensel yanılgıya düşüyor. Bu duruma karsi mücedele etmemiz ve sanirim daha çok bilgilenerek bilincimizin gelismesini beklemek zorundayiz.

Dizüstü Bilgisayar Satın Alırken Dikkat Etmemiz Gerekenler

20/5/2008 · Kategori: Bilim Ve Teknik

imageÇoğu zaman dizüstü bilgisayarı tercih tercih etmemizin asıl nedeni taşınabilir olmasıdır.Dizüstü bilgisayarınızı istediğiniz heryere götürmekte özgürsünüz.Eğer sık sık seyahat eden biriyseniz dizüstü bilgisayara ihtiyacınız var demektir.Günümüzde dizüstü bilgisayarları, çift çekirdekli işlemcilere, yüksek kapasitede sabit disklere ve diğer fonksiyonlara sahip olabilmekte ve çoğu masaüstü bilgisayarlardan daha kapasiteli olabilmektedir.Notebook seçerken aklımıza takılan bazı sorular da olacaktır: Hangisi size daha uygun? İleriki zamanlarda dizüstü bilgisayarımın kapasitesi çalışmalarıma yetebilecek mi?

Bu soruları cevaplamadan önce dizüstü bilgisayarınmızda ne tür çalışmalar yapacağımızı tespit etmemiz gerekmektedir: İş için mi yoksa eğlence için mi satın alacağız? Dizüstü bilgisayarınızda oyun oynamayı düşünüyor musunuz? Dikkat etmemiz gereken diğer önemli nokta da dizüstü bilgisayarlarımızın masaüstü bilgisayarlara göre çok daha zor güncellenmesidir.

Dizüstü bilgisayarların karakteristik özelliklerinden birisi de ekran büyüklüğüdür.Ekran büyüklüğü genelde 10.4 inh ile 17.1 inch arasında değişmektedir.Uçakta çalışmayı da planlıyorsanız küçük boyutlu ekranlar size kolaylık sağlayacaktır. Yüksek çözünürlük elde etmek isterseniz yeni teknolojilerden olan WXGA desteği ile 1366x768 çözünürlüğe erişmeniz mümkün.

Dizüstü bilgisayarların en önemli özellikleri arasında batarya ömrü de yer almaktadır.Pil ömrü çoğu zaman çalışmalarınızın ortasında kabus haline dönüşebilmektedir.Hiç beklemediğiniz anda bataryanız bitebilir. Bu duruma karşılık bir de yedek batarya satın almanız daha mantıklı olacaktır. 2-3 saat dayanan bataryaların fiyatları da sanıldığı kadar çok yüksek değildir.

Satın alacağınız bilgisayarın internete nasıl bağlandığı da önemlidir. Wifi teknolojisine sahip bir bilgisayar tercih etmeniz durumunda rahatlıkla kafelerden, alışveriş merkezlerinden ve havaalanları gibi paylaşıma açık internet noktalarından sörf yapabilirsiniz. Eğer eski model bir notebook almayı ve internete erişmeyi düşünüyorsanız wifi kartı da satın almanız gerekebilir.

Son olarak dizüstü bilgisayarda bulunan diğer donanım özelliklerine de bakmamızda fayda var.CD veya DVD'ye dosya kaydetmek istiyor musunuz? Kaliteli ses çıkışlarının olması sizin için önemli mi? Sabit diskinizde depolamak istediğiniz dosyaların toplam boyutları ne kadar? Tüm bu özellikleri daha sonradan da satın alarak güncelleyebilirsiniz.Çoğu laptop modellerinin ömrü genellkle 2-3 yıldır.Çünkü 2-3 yılda yeni modelleri sıklıkla görmemiz mümkün.

TEKNOLOJİ NEDİR?

20/5/2008 · Kategori: Bilim Ve Teknik

Aşağıda teknolojinin ne olduğunu tam karşılamaya çalışan bazı tanımlar yer almaktadır; bazıları bu tanımlamaları özellikle eğitim açısından ele almaktadır.

1. Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir. (Simon, 1983, s.173)

2. Teknoloji somut ve deneysel anlamda temel olarak teknik yönden yeterli küçük bir grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb.) üzerinde denetimi sağlamasıdır. (McDermott, 1981, s.142)

3. Öğretim teknolojileri tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saetller teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır: "Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek, oluşturmak (construct) anlamına gelir) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir. Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca yapılmış bir makine olarak görmüş ve bu technique'nin ancak küçük bir bölümünün makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde sadece makinenin değil, bu makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır". (Saettler, 1968, ss. 5–6)

4. Ünlü bir eğitim teknoloğu olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: "Makine kullanımının yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, bu sorunların zorluk derecesine, teknik çözüm olasılıklarına ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için bir bakış açısıdır". (Finn, 1960, s.10)

5. Bilim ve teknolojinin farklılığını belirtmek için ilk nükleer denizaltıyı yapan ve serbest bir eğitim eleştirmeni olan Amiral Hyman Rickover şöyle söylüyor: "Bilim ve teknoloji birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim doğadaki görüngülerin (fenomenlerin) gözlenerek, zaten var olan doğru ve gerçeklerin ortaya çıkarılması ve bu gözlemler sonucunda elde edilen verilerin düzenlenerek gerçeklerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin ortaya konulduğu teorilerin oluşturulmasıdır. Teknoloji asla bilim için bir otorite olamaz. Teknoloji insan aklını ve vücudunu güçlendirmek, üstün kılmak için geliştirilecek aletler, teknikler ve yöntemler üzerinde durur. Bilimsel yöntem insan faktörünün tamamen dışlanmasını gerektirir, şöyle ki; gerçeği arayan kimse, kendinin ya da diğer insanların hoşlanacağı veya sevmeyeceği şeylerle, popülist değerlerle ve herhangi bir çıkar uğruna çalışmaz. Diğer yandan teknoloji fikir (bilim) değil de hareket olduğundan, eğer insani değerler göz ardı edilirse tamamıyla tehlikeli bir sonuca da yol açabilir. (Knezevich & Eye, 1970, s.17)

Sodyum Karbonat

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

XVIII. Yüzyılda en verimli iki sanayinin madencilik ve dokuma olduğunu hatırlatalım. Kimya, dokuma alanında, lavoisier'den önceki yıllarda da büyük rol oynamıştı. O kadar ki, bu yüzyılın sonlarına kadar kimya her şeyden önce kumaş boyama sanatıydı diyebiliriz. O dönemde şu boyayıcı maddeler kullanılmaktaydı:

Meksika'dan, Kanarya Adalarından ve Hindistan'dan ithal edilen kırmız böceği; Meksika ve Antiller'den bakam ağacı; Hindistan ve Uzak Doğu'dan çivit, Brezilya'dan brezil. Orta Doğu'dan mazı, vb. Bazen kumaş, boyayı kendiliğinden emerdi, bazen de boyadan önce kumaşı yağlardan arıtmak gerekiyordu. Kısacası, dokuma eskiden beri bilime dayanan bir teknik olmuştu.

Kumaşları yağlarından arıtmakta şapın ne gibi yararları olabileceğini ilk sezen, İngiliz Wtlliam Petty (1623-1687) olmuş ve: "Şap, kumaşla boya arasında bir bağdır," demişti. Ama boyamada en yararlı çalışmaları yapanlar Fransızlar oldular. Fizikçi Cisternay Du Fay (1698-1739) boya ve şap oranını tam olarak tespit etti. Kimyagerler "Jean Hellot (1685-1766), Pierre-Joseph Macquer (1718-1784) ve İngiliz meslektaşları Bancroft (1744-1818)" yüzlerce yıllık tekrarların dışında bir teknik bulmaya çalıştılar. "Boya Sanatının öğeleri" adlı eserin yazarı olan büyük kimyacı Claude Berthollet (1748-1822), Lavoisier'nin görüşlerine dayanarak kimyaya, bilime dayanan bir yöntem kazandırmaya çalıştı.

İki başka teknik daha boyaya sıkıca bağlıydı: Birincisi, deri sanayisinde de kullanılan şap üretimi. Şapın 1461'de Kilise topraklarında keşfedilmiş olması nedeniyle, üretimi XV. yüzyılın sonuna kadar Papalığın tekelinde kalmış, üç yüz yıl içinde de bütün Avrupa'ya yayılmıştı. İskoçyalı Kimyacı Peter Spence 1845'te modern yöntemi keşfedinceye kadar şap üretiminde bir değişiklik görülmedi. İkinci tekniğe gelince; bu, kumaşların beyazlaştırılmasıydı. Soldurma işlemi, kumaşları uzun zaman güneşe sermek yoluyla sağlanıyordu. Berthollet, Gobelins'deyken bunu klorun etkisinde bırakmakla elde etti. Sonra da klorlu tuz bileşimi icat ederek bunu, Paris yakınındaki Javel köyünde sanayi çapında üretmeye başladı. Ev kadınlarının o gün bugündür kullandıkları Javel çamaşır suyu böylece bulunmuş oldu.

Kumaşları dokumak ve boyamakla iş bitmiyordu, bunları bir de yıkamak gerekiyordu. XVIII. yüzyılın sonuna kadar, yıkama bir sorun olmamıştı. Venezüela ve Mısır'dan gelmekte olan sodyum karbonattan ya da İspanya kıyılarında çıkarılan bir deniz bitkisini yakarak sabun imal ediyorlardı. Bundan başka potasyum ve sodyum külleri de cam ve kâğıt üretiminde, yünlerin yağlardan arıtılmasında kullanılmaktaydı.

Ne var ki. Devrim öncesinden başlayarak İspanya ile ticaret yavaşlamış ve birkaç yıl sonra da büsbütün durmuştu. O kadar ki, sodyum karbonatın yerini tutabilecek bir madde bulmak zorunluydu. 1788'de Bilimler Akademisi, bulana prim vaat etti. 1790'da Nicolas Leblanc (1742-1806) adlı bir aday çıktı. Orleans dükünün özel doktoru olan Leblanc, nötr tuzlar hakkında kayda değer araştırmalar yapmıştı. Şimdi de deniz tuzunu, yüksek ısıda kömürün ve sülfirik asitin etkisinde tutarak yeni bir madde imal etmeyi teklif etmekteydi. Fakat elde edilen madde kaliteli olmakla birlikte çok miktarda, pis kokulu bir kalıntı bırakıyordu ve bundan kurtulmanın nasıl mümkün olabileceğini kimse kestiremiyordu.

Bu, en sonunda pratik bir güçlüktü, ama Bilimler Akademisi bunu bahane ederek bilgine primi vermedi. Leblanc'a güveni sarsılmayan tek kişi, efendisi Orleans düküydü. Hatta Saint-Denis'de bir fabrika kurup bu maddeyi üretebilmesi için kendisine 200.000 frank sermaye verdi. Ama şanssızlık Leblanc'ın yakasını bir türlü bırakmıyordu. Devrim sırasında Orleans dükü tutuklandı ve giyotinle idam edildi. Bütün mallarına el konulduğundan, fabrika elden gitti. Böylece mucit günden güne yoksulluğa düştü. Sonunda 1804'te haklarını tanıdılar, ama bu defa da kapitalistler elinden tutmak istemediler. Herkes tarafından terk edilmiş ve umutsuz kalmıştı. Leblanc bu duruma dayanamayıp intihar etti.

Leblanc yönteminin sakıncalarının kolaylıkla giderildiğini ve nice sanayicinin onun sayesinde servet sahibi olduğunu düşünecek olursak, bu karayazı insanı daha çok üzüyor. Mucitin ailesi yoksulluk içinde yaşarken vatandaşlarından Jean Darcet adlı biri. (1777-1886), 'mamulü' verimli olmaktan çıkaran kalıntılarından kurtarmanın yolunu buldu. O sırada işi İrlandalı James Muspratt ele aldı (1793-1886). Sırasıyla eczacı çıraklığı, Wellington ordusunda asker ve İngiliz donanmasında subay adaylığı yapmış olan bu serüvenci, 1822'de Liverpool'a yerleşmiş ve Leblanc yöntemiyle sodyum karbonatı imal etmeye karar vermişti Darcet'nin yöntemini geliştirip buna yenilerini de ekledikten ve birçok mali güçlükler atlattıktan sonra bu maddeyi sanayileştirmeyi başardı. Malını bütün dünyaya kabul ettirmek için uzun yıllar çabaladı ve XIX. yüzyılın ortalarına doğru kesin başarıya ulaştı. 1863'te bütün dünyaya yılda 300.000 ton mal satmaktaydı. Sodyum karbonat gelişmiş, büyük kimya sanayii kurulmuştu.

Yine aynı yıl içinde yani 1863'te yarım yüzyıldan beridir laboratuvarları uğraştıran bir buluş daha sanayiide bomba etkisi yaptı: Yirmi beş yaşında bir Belçikalı kimyager daha kolay ve daha ucuz bir üretim yöntemi öneriyordu.

Bu genç mucit Ernest Solvay (1838-1922) idi. 1836'da İskoçya’da, daha sonra Viyana, Leeds ve Paris'te denenip de mali felâketlere yol açan bir yöntemi başarıya ulaştırmıştı. Bu, tuzu amonyak ve karbonik gazla işlemekten ibaretti. Reaksiyon sodyum bikarbonat vermekte, bundan da, ısıtılarak istenilen karbonat elde edilmekteydi. Hemen şuna işaret etmeliyiz ki, bu yöntemin basitliği bir görünüşten ibaret olup aslında Solvay'ı uzun zaman uğraştırmıştı. Solvay'ın yönteminin gerçek bir ihtiyaca karşılık verdiğine de inanmamız gerekir. Çünkü birkaç yıl içinde Belçika, A.B.D. Almanya, Rusya ve daha birçok ülkelerde üst üste fabrikalar kurulmaya başlandı. Böylece Üretim 1875'te 40.000 tona, 1895'te 1.000.000 tona yükseldi. 1902'de de dünyada üretilen 1.800 000 ton sodyum karbonatın 1.650.000 tonu Solvay yöntemiyle elde edilmekteydi.

Solvay, zavallı Leblanc'ın tersine şanslı çıkmış, büyük bir servet, ün ve sevgi kazanmıştı. Ama bunları iyiye kullanmasını bildiğini de hemen eklemek gerekir. Her şeyden önce, çok zengin bir sanayici olduktan sonra bile bilim aşkını kaybetmedi. Aynı zamanda büyük bir insanseverdi. Brüksel ve Paris'te enstitü ve kurumlar kurdu. 1911'de de bütün dünya fizikçilerim Belçika'nın başkentinde toplayacak bir kongreler sistemi meydana getirdi katkısının özellikle büyük etki ve sonuçları olmuştur. Planck, Rutherford, Bohr gibi bilginler buluş ve icatlarını burada açıklamışlar ve bu toplantılar Curie, Einstein, Jeans, Langevin, Perrin, Poincare ve daha başka ünlü bilim adamlarının bir araya gelmelerine fırsat hazırlamıştı.

Havagazı

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

Nıcolas Leblanc, Philippe Girard, Jacquard, gibi bahtsız mucitlere şimdiden Jouffroy d'Abbans, Chappe ve Fulton'u ve konumuzla ilgili olarak Philippe Lebon'u ekleyelim. Havagazınm, mucitlerinden biri olan Lebon da ötekilerden daha şanslı olmadı. Bir sabah ölüsünü sokakta buldular ve mezarlıkta bir çukura gömdüler.

Eski dönemlerde verilen gösterişli davet ve eğlentilerin öyküsünü tarih kitaplarında okuyoruz: Kral saraylarının muhteşem dekoru, muazzam salonlarda şatafatlı giyimleriyle boy gösteren senyörler, operada suareler, balolar, şölenler... Bu zengin dünya nasıl aydınlatılmaktaydı, diye kendi kendimize sık sık sormuşuzdur.

Geriye doğru işleyen bir zaman makinesi olsa da sözgelişi üç yüzyıl öncesine, XIV. Louis zamanına gidebilsek, şimdi bize gülünç gelen görünümlerle karşılaşırız: Versay sarayının Aynalı Galeri'sinde orada burada yanan pis kokulu isli mumların titrek ışığı altında davetlilerin gölgeleri hayaletler gibi kımıldar dururdu...

Mumlar, Devrim öncesi yıllarına kadar pahalı ve en ileri ışıklandırma aracı olarak kullanılmıştı. Balmumundan yapılanı halkın asla uzanamayacağı büyük bir lükstü. Yağ lambasıysa çok az sayıda kimseler dışında kullanılmaz olmuştu.

Sokakların aydınlatılmasına ilk defa 1667'de Paris'te başlandı ve içinde mumlar yanan lambalar kullanıldı. 1769'da bütün şehirde bu lambaların sayısı 3.500 idi ve bu göster? karşısında dünya parmak ısırdı.

Bununla birlikte, 1780'de İsviçreli asıllı bir Fransız, Argand (1750-1803) ışık gücünün, bir hava akımı yaratılarak artırılması durumunda yağ lambasının geleceğin aydınlanma aracı olabileceğini düşündü ve deneyler yapmaya koyuldu. Fitilli bütünüyle yağ kabının içinde bırakacağına, hafifçe dışarı çekti ve ekseni çevresinde hava akımının dolaşabilmesi için silindir biçimine soktu. Alev halka biçimini aldı ve lamba Argand'ın umduğu gibi daha güçlü bir ışık vermeye başladı.

Ne yazık ki, mucit, Etienne de Montgolfier'in de yakın dostu olduğu halde Fransız halkının ilgisini çekemedi. Tek ilgi gösteren kişi yararlı her yenilikten yana olan ve adından çok söz ettiğimiz İngiliz Boulton oldu. Ancak Argant'ın lambasının noksanları vardı; sözgelişi, baca görevi yapacak camı yoktu.

Bu camı bulanın Quinquet adında bir Fransız eczacısı olduğu sanılıyor.

Yeni ışıklandırmanın halka tanıtılması 27 Nisan 1874'te Paris'in ünlü tiyatrosu Comedie Français'de, "Figaro'nun Düğünü"nün ilk temsilinde yapıldı. Çabuk yaygınlaşarak 1860'da petrol lambalarına da uygulandı ve havagazının benimsendiği tarihe kadar bütün dünyada kullanıldı.

Argand'ın İngiltere'de, bu işi Boulton'a bırakması üzerine Birmingham'daki fabrikalar harıl harıl Argand lambası imal etmeye başladılar. Boulton'un fabrikaları durmadan gelişerek dünyanın en büyük tesisi durumuna gelmişti. Bütün ülkelerde ve İngiltere'nin bütün kontluklarında temsilcileri bulunmaktaydı. Cornouailles'daki temsilci, William Murdöck (1754-1839) adlı bir mühendisti. O güne kadar birçok yararlı icatları olmuştu. 1780'de Murdöck, Boulton'u bir ziyareti sırasında, ona çocukluğunda yapmış olduğu bazı deneylerden söz etti: Doğduğu İskoçya'nın kömür bölgesi Ayr'de kömür yakar, arıtır, dumanını toplamakla vakit geçirirmiş. Bu defa patronunun desteğiyle aynı deneyleri tekrarlamaya koyuldu.

Bu sabırlı kişinin çalışmalarının ayrıntıları hakkında bilgi sahibi değiliz. Fransız Lebon'unkinin aynısı olsa gerekti: Kuşkusuz bu dumanı topladıktan sonra arıtmak için sudan geçirmiş ve çıkan gazı yakmış, alevinin beyaz, parlak bir ışık verdiğini gözlemlemişti.

Bu "yanargaz" bir yenilik değildi. İngiliz Shirley 1667' de, Clayton 1739'da ve Dixon 1760'da buna dikkati çekmişlerdi. Hatta 1783'te Belçikalı Minkeleers, Louvain Üniversitesinin kitaplığını ve 1787'de Murdock'un vatandaşı Dundonald Kontu Culross, manastırının holünü bununla aydınlatmıştı. Ama Murdöck eserini, bu yarınsız girişimlere hiç benzemeyen bir inatla sürdürdü. 1792'de ışıklandırmayı önce evinde kurdu ve pis kokuları gidermek için karmaşık arıtma işlerine girişti.

Bu uzun çalışmalarının sonucunu ancak 1801'de alabildi. Ancak, bu yıllarda yalnız bununla uğraşmamıştı. Boulton ve Watt işten çekilmişler ve sorumluluğun bir kısmını aktarmak üzere onu çağırmışlardı. Murdöck işlerine öylesine dalmıştı ki, PhiKppe Lebon adlı bir Fransızın, havagazını keşfetmiş olduğunu ve Paris'te genel yerleri aydınlatmaya hazırlandığı söylentileri kulağına gelmemiş olsaydı eski araştırmalarını befki de unutup gidecekti. .Bunun üzerine işe koyuldu. 1803'te Boulton fabrikalarını ve 1805'te Manchester'deki Philips ve Lee fabrikalarını aydınlattı.

Murdöck 1780'de, Cornouailles'da deneylerine başladığı zaman Lebon henüz 11 yaşında idi. 1792'de, yani İskoçyalı, evini havagazıyla aydınlatmaya başladığı sıralardaysa, Lebon Angouleme'de mühendislik yapmaktaydı. Doğduğu şehirde yaşadığı bu kısa dönemde ani bir esinlenmeyle araştırmalara başladı. Talaş almış, bunu bir tüpün içinde yakmış, tüpün ağzına da ıslak bir bez bağlamış, bezden süzülen gazın yandığını ve keskin bir aydınlık verdiğini gözlemlemişti. Temel bulgu bu olmakta birlikte işi geliştirmek ve yararlanılabilir bir duruma getirebilmek için çok çalışması gerekecekti.

Lebon, ısınma ya da aydınlanmada, yanar maddelerden daha elverişli bir şekilde yararlanma ve bu maddelerden çeşitli ürünler elde etme konusundaki yöntemlerinin beratını ancak 1799'da alabildi. Bu yöntemler, önce odunu ısıtma ve damıtma yoluyla katranını çıkarmak, sonra elde edilen gazı su dolu bir kabın içinden geçirmekti. Gaz, suyun içinde arınıyor ve Lebon'un verdiği adla, "thermolampe" (ısı lambası) denen lambalarda yanıyordu.

Ne var ki, arıtma işlemi her halde tam olmamıştı; çünkü Paris'te yerleştiği evin çevresindeki komşular mahalleyi pis kokular sardı diye gürültüler koparttılar. Bunlara tabii mum ve Argand lambası yapımcılarınınki de eklenmeye başladı. Lebon boyun büküp evden taşınmak zorunda kaldı. Dominique sokağındaki Seignelay konağını kiraladı ve bütün Paris'i bir gösteriye davet etti. Sonuç bir zafer oldu. Burada halka yalnız küçük çapta bir gazhane değil, aynı zamanda bir deney laboratuvarı da göstermiş; evi ve bahçeyi, gazı yakan lambalarla ışıl ışıl aydınlatmıştı.

Bununla birlikte partiyi kazanmış sayılmazdı. Çünkü gazın kokusu çekilir gibi değildi. Deneyleri sürdürecek parası da kalmamıştı. Üstelik taşkömürü yerine odun gibi bir maddeden hareket etmiş olan Lebon, çıkmaza girmişti. Gelecek Murdock'un yöntemindeydi. İşin bir gün tatsızlığa varacağını anlayan mucit, çaresiz Normandiya'ya gitti ve gazhanesini Rouen'de kurdu. Orada kendisini İngilizler. Almanlar, Ruslar ve daha başkaları ziyarete geliyor, yöntemini öğrenip evlerinde uygulamaktan çekinmiyorlardı.

Her ne hikmetse, havagazının iki muciti de icatlarından bir yarar sağlayamadılar. Hemen hemen iflâs durumuna gelen ve mühendislikten aldığı maaşla geçinmekte olan Lebon, Napolyon'un taç giyme töreninde bulunmaya Paris'e gittiği 2 Aralık 1804 gecesi Champs-EIysee'de öldürüldü. Murdock ise 1839'a kadar yaşadı ve başka icatları oldu.

1805'te Veierendeel'in deyimiyle yarı bilgin, yarı şarlatan bir Alman Londra'ya geldi. Adı Winzler olan bu Kişi Avrupa'nın belli başlı şehirlerinde havagazının çığırtkanlığını yapıyordu. Kamusal bir gösteri yapma izni alarak Carlton Hous Gardens'in duvarlarından birinin üstüne bir havagazı feneri yerleştirdi. Sonra bir gaz şirketi kurdu ve Londra sokaklarını aydınlatma işini üstlendi.

Ama işler kolay yürümüyordu: Halk yangından ve zehirlenmekten korkuyor, öte yandan Walter Scott dumanla aydınlanmayı uman ve ışığı borularla taşımayı kuranların aklına şaşıyordu. 1814'te bütün bunlara rağmen havagazı, Londra sokaklarını aydınlatmaya başladı; 1817'de Amerika'da, daha sonra da Paris'te ilk gaz lambaları yandı.

Paris'te, Philippe Lebon'un dul eşi, kocasının yarıda kalan görevini üstüne alarak 1811'de bir gazhane kurdu. XVIII. Louis ve kendisinden başka hiç kimsenin bu yeni aydınlanma şekline güvenleri yoktu. 1817'de ilk denemenin yapılması kralın ısrarları sayesinde mümkün oldu ve gaz fenerleri ancak 1829'da Paris'i aydınlatmaya başladı. Fakat, yağ lambaları ancak 25 yıl sonra tam anlamıyla söndü.

Şeker Pancarının Hikâyesi

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

Havagazı önemli bir keşif olmakla birlikte bir lükstü de. Çünkü XIX. yüzyılın ilk, on yılı içinde asıl sorun yiyecek ve savunmaktı.

Savunma: Daha önce de dediğimiz gibi bakır piyasasını İngilizler tutuyorlardı ve bu madeni, çanları eriterek elde etmişlerdi. Güherçile de, ülkede çıkmadığından, barut imal etmek için nemli mahzenlerin duvarlarında kendiliğinden meydana gelen maddeyi kazıyorlardı. Karbon, kükürt ve güherçilenin karışımından meydana gelen barut yalnız savaşlarda değil, maden ocaklarında ve yapı mühendisliğinde de kullanılmaktaydı. XIX. yüzyılın sonlarında Nobel dinamiti icat edinceye kadar barutun bileşimi değişmedi Fransız kimyacıları Henri Braconnot (1780-1855) ve Jules Pelouze (1807-1867) 1830'da nitroselülozu. Alman Christian Friedrich Schoenbein (1799-1868) pamuk-barutu ve Torinolu Ascanio Sobrero da 1846'da nitrogliserini bulmuşlardı. Ancak, nitroselüloz olsun, nitrogliserin olsun işlenmez, hatta yararlanılmaz patlayıcılar halindeydiler. Bunları Nobel işledi.

Yiyecek: İlk iş olarak, Amerika'dan getirilmekte olan fakat İngilizler yolu kapattıkları için müthiş sıkıntısı çekilen şekerkamışının yerini tutabilecek başka bir şey bulmak gerekiyordu. Şeker imaline yarayacak bir bitki var mıydı acaba? Bu soruyu ilk ortaya atan 1747'de Alman kimyacısı Andreas Sigismund Marggraf (1709-1782) oldu. Berlin Bilimler Akademisinde şeker pancarından nasıl şeker üretilebileceğini anlattı.

Marggraf'ın anlattıkları teorik görüşlerdi. Eliğinin öğrencilerinden François Achard (1753-1821) hemen bu teorilerin uygulamasına geçti ve 1796-1800 yılları arasında sürdürdüğü çalışmaları sonunda şeker pancarından şeker elde etmeyi başardı. Prusya kralının koruması altında bir fabrika kurarak, günde 3.500 kilo şeker pancarı işlemeye başladı. Ne yazık ki, ekonomik bunalım içinde ve Fransa'nın güçlü baskısı altında olan ülkesi, girişimlerini destekleyecek durumda değildi. Eli kolu bağlanan Achard, çalışmalarından bir başkasının yararlandığını görmenin acısı içinde yaşadı.

Bu başkası, eski Fransız subayı Benjamin Delessert (1773-1847) idi. Paris'te 1801’de ilk Fransız pamuk ipliği fabrikasını kurmuştu. Ertesi yıl bunu, üretimi Marggraf-Achard yöntemine dayanan ilk şeker fabrikası izledi. İlk ürününü 2 Ocak 1813'te aldı ve sevinçten uça uça bunları Baron Chaptal'a götürdü. O da hemen Napolyon'a koşturdu. Buna son derece sevinen Napolyon'un bizzat fabrikaya gelip sanayiciyi kutlayacağını Chaptal, Delessert'e şu satırlarla müjdeledi:

Acele, çok acele
Monsieur Benj. Delessert'e
Coquevin Sokağı.

İmparator fabrikanıza geliyor. Ondan önce orada bulunacağım. Acele gelin. Chaptal. 2 Ocak, öğle

Şeker pancarından şeker yapımı, XIX. yüzyılın ilk yıllarının en önemli kimya sanayii icadıdır. Kısa zamanda bütün dünyaya yayıldı ve fiyatlar durmadan düştü. Çünkü 1836'da günde 1.000 kilo pancar işlenebilir ve 50 kilo, şeker alınabilirken, 1841'de aynı sonuç 750, 1850'de 650 ve 1860’ta 550 kilo pancardan alındı.

Konserve

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

Napolyon savaşları kimyacıların dikkatini bir ihtiyaca daha çekmişti: Yiyecek sıkıntısı. Askerlerin, hele denizcilerin, yiyeceklerini birlikte götürmelerini ve bunların uzun süre dayanmasını sağlamak gerekiyordu. Taze et bulunmadığından eskiden beri fümesi, kurusu ya da salamurasıyla yetinilmekteydi. Buna reçel ve peynir katmak tek beslenme yolu olarak biliniyordu. Ancak, bu sınırlı imkânlar, savaş geniş bir alana yayılınca ve ulaşım gittikçe zorlaşınca sağlık bakımından kötü sonuçlar vermeye başladı. Hükümet, bilim adamlarına baş vurdu. Et ve sebzelerin besleyici niteliklerini ve tazeliklerini kaybetmeden uzun zaman saklanabilmelerini sağlayacak bir yöntem bulana 12.000 franklık bir ödül vaat etti.

Bu ödül 1810'da Nicolas Appert'e (1750-1841) verildi. Bu adam deş Lombards sokağında bir şekerci olup Champagne'da, şarap mahzenlerinde geçen çıraklık yıllarında bu konuyla ilgili bazı gözlemler yapmıştı. Kendi kendine "Yiyecekleri bozan mayalar olduğuna göre, bunları kaynatmak yoluyla yok edilemez mi?" şeklinde düşünüyordu. Bu, Pasteur keşifleri öncesinden dâhice bir esinlenmeydi. Pasteur de "Etudes sur le vın-Şarap Üzerine İncelemeler" adlı kitabında aynı şeyi kabul etmiştir. Böylece Appert 1795'ten başlayarak yiyecekleri, sıkı sıkı kapatılmış kutularda ve bir Papin kazanının içinde kaynatmaya başladı.

Bu yöntemin iyi sonuç vermesinden sonra Appert, orduya yiyecek sağlama işinin sorumlusu oldu. Elli işçinin çalıştığı Massy'deki fabrikasında cam kavanozlar içinde üç aya kadar taze kalan et, balık, sebze ve süt imal etmekteydi.

Savaş rastlantıları, bu şişelerden bazılarının İngiliz askerlerinin eline geçmesine yol açtı. Teknisyenler hayretle bunları incelemeye koyuldular ve 1812'de Bermondsey'de aynı yöntemle konserve yapan bir fabrika kurdular. Pratik insanlar olduklarından, ağır ve nazik bir madde olan camın uygun bir malzeme olmadığını düşünerek onun yerine maden kullanmanın çarelerini aramaya koyuldular. 1814’te Donkun ve Hail firması ilk teneke konserve kutularını piyasaya sürdü. Ama bunlar öylesine sağlamdı ki, kalem ve çekiçle açılması gerekiyordu.

Konserve sanayinin kurulması yalnız askerleri^ değil, denizcilerin ve kâşiflerin de çok işine yaramıştı. Kalitesi de iyi olsa gerekti. Çünkü Parry'nin 1824'te Kuzey Kutbuna götürmüş olduğu, konserveler, 1937'de açıldığında içindekilerin hâlâ yenebilecek durumda olduğu görüldü.

Böylece, Appert'in icadından ilk yararlananlar askerler, denizciler ve kâşifler oldular. Konserve yalnız aylar boyu taze yiyecek sağlamakla kalmıyor, az da yer tutuyordu. Yöntem daha da geliştirilebilirdi. Daha sonra ağırlığı hafifletmenin ve aynı hacme daha fazla yiyecek sığdırmanın yollarını aramaya koyuldular. İlk akla gelenler, etin kemiklerini ve buna benzer fazlalıkları ayıklamak oldu.

Bu işi de 1838'de Alman Justus Liebig (1803-1873) ele aldı.

Liebig otuz beş yaşında olduğu halde dünyanın en ileri gelen kimyacılarından biriydi. Çocukluğunda kötü bir öğrenci olmuş, hiç bir lise onu kabul etmek istememişti. Babası onu bir eczacının yanına çırak verdiğinde orada da sevilmemiş, ama 1822'de Gay-Lussac laboratuvarına girince ilerlemenin yolunu bulmuştu, iki yıl sonra da Humboldt'un tavsiyesi üzerine kendisine Giessen (Hesse) Üniversitesinde kimya kürsüsü verilmişti. Bundan sonra genç adam kendini araştırmalarına dileğince verebildi. Öğrenciler yetiştirdi, laboratuvar kurdu, icatlarda bulundu. Bütün Avrupa'nın gözü şimdi teorik çalışmaların yanında pratik sorunlara da seve seve eğilen, bu doğuştan kimyacı genç adamdaydı.

Liebig 1838'e kadar kloroformu, kloralı bulmuş, yağları ve albüminoidleri incelemişti. Ette ne kadar çok yararsız maddeler bulunduğunu tespit ederek şaştı. Bir sığırda yüzde 28 kemik ve üçte bir su bulunmaktaydı bu su çıkarıldı mı, et 5 ton yerine 2 ton gelirdi. Böylece fazla yer tutmamakla kalmaz, susuz daha da iyi saklanabilirdi.

Ette yalnız besleyici olan şeyleri saklayıp gerisini yok etme fikri bu genç kimyacının buluşudur. Böylece besin gerçekten en küçük hacmine indirilmiş bulunuyordu. Appert'in eserini tamamlayan bu yöntem beslenmekte gerçek bir devrim yaratmıştı. Pek yakında da (1865), Güney Amerika'dan ithal edilen etlere Avrupa artık yünün yan ürünü, deri ve kemik tozu gözüyle bakmayacak, tersine bir 'Liebig özü' halini alan yiyecekler Avrupa'yı beslemeye başlayacaktır. Öte yandan 1856'da İngiliz sanayicisi Borden, sütün dörtte bir suyunu çıkarıp buna beşte iki oranında şeker ekleyerek toz süt imaline başladı.

Kimya elini besin sorununa uzatmıştı.

Kimyasal Gübre

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

Bununla birlikte XIX. yüzyılın ilk yarısında et özüyle yaşanabileceğine marnlamıyordu. Günümüzde bunca bollaşan konsantre çorbalar henüz çok enderdi. Temel besin ekmek ve halkın büyük çoğunluğu için tahıllardı. Ekmek yapımı da gelişmemişti. Makinelerle hamur yoğurma tekniği gittikçe yaygınlaşmaktaydı ve fırınlar genellikle odunla ısıtılmakla birlikte kömür de kullanılmaya başlanmıştı.

Buğday ekimine gelince hâlâ eski yöntemle sürdürülüyor ve bu tarım hâlâ bilgisizlik içinde yüzen köylülerin elinde bulunuyordu. Ama yine de Devrim'den bu yana toprak işçisinin hayat şartlarında bir gelişme olmuş, botanikçiler tarım işleriyle yakından ilgilenmeye başlamışlardı. XVIII. yüzyılda "iyi tarımcı" aranıyor, bilim adamları tarım üzerine makaleler yazıyor, kaliteli tohum ve verimli çalışma konuları ciddi şekilde ele alınıyordu.

Henri-Louis Duhamel du Monceau (1700-1782), buğdayı on yıldan fazla saklamanın yolunu bulmuş, ayrıca hayvanların beslenmesi ve ağaçların aşılanması konusunda incelemeler yapmıştı. Abbe Henri Alexandre Tessier (1741-1837), 1776'da buğday çeşitleri üzerinde denemelere girişmişti. 1800'den sonra Alman tarım bilgini Albrecht Taer (1752-1828), tarım tekniğini modernleştirmeye çalışmış. İsviçreli Theodore de Saussure (1767-1845), bitkilerde solunum ve beslenme mekanizmasını aydınlatmıştı. Fransız Jean-Baptist Boussingault (1802-1887), toprağın beslenmesi ve gübrelerin rolü üzerinde çalıştı. Böylece bilim, tarım konusuna da eğilerek onu başlı başına bir bilim dalı haline soktu. Fransa'da ilk tarım okulu 1822'de Nancy'de kuruldu. Bunu 1827'de Grignon'daki okul izledi. 1830'da bir Tarım Bakanlığı ve 1848'de Tarım Enstitüsü kuruldu.

Ancak, bu takdirde değer çabalara rağmen, tarım konusunda ağır bir gelişme göze çarpmaktaydı. Köylüler atalarından kalma bilgilerinden şaşmıyorlardı. Elde ettiklerini iyi fiyatla satmaya bakıyor ve gerisini umursanıyorlardı, İngiltere dışında, öteki ülkelerde yenilik çıkaranlara kuşkulu gözlerle bakılmaktaydı. Yaşayışlarındaki yalınlık, kalın kafalılıklarının aynasıydı sanki.

Daha önce anlattığımız gibi, İngiltere toprağı dinlendirme yöntemim kaldırarak bir "tarım devrimi" yapmayı başarmıştı. Bu yenilik özellikle 1840'larda Kara Avrupası'na yayıldı. Böylece toprak yalnız tahıl vermekle kalmayıp hayvan yemi de verdiğinden davarlar ve bunun sonunda da gübre çoğalmıştı. İngilizler bu durumdan yararlanıp hayvan türlerini geliştirmişler, bilinçli çiftleştirmelerle en iyi yünü veren koyun, en iyi eti sağlayan sığır türleri üretip yetiştirmişlerdi.

Toprağın ekiminde iki, üç, dört yıllık bir almaşık yöntem, o ezeli kıtlık korkusuna son vermiş, aynı zamanda kolza, şeker pancarı, şerbetçiotu gibi sınai bitkilerinin ekimine ve bostancılığa da hız vermişti. Bu arada saban yavaş yavaş yerini pulluğa bırakıyordu. Böylece toprak daha derin kazılmaya, gübrelenmeye, kireçten yoksun topraklara kireç verilmeye başlanmıştı.

Gübrelemek ve kireçlemek toprağı fizik ve kimyasal yönden geliştirmenin tek yöntemi olarak bilinmekteydi. Tarımcılığın başlamasında o güne kadar bilinen tek gübre türü hayvansaldı. Buna ara sıra bazı deniz yosunlarını da eklerlerdi. Bu sırada Thiersli köylülerin ilginç bir gözlemi oldu: Yakınlarında bulunan bıçak sapı fabrikasının, kemik artıklarını tarlalara döktüklerinden iyi ürün aldıkları dikkatlerini çekti. Bu gözlemin söylentileri kulaktan kulağa yayıldı ve kemiklerin gübre olarak kullanılması yaygınlaştı. Açıkgözler kemikleri toplayıp değirmenden geçirmeye ve tarımcılara satmaya koyuldular. Tüketim çoğalınca insan kemiklerine de dadandılar ve Napolyon'un savaş alanları temizlenmeye başlandı.

Kemik nasıl bir oluşumla tarlaların verimini artırmaktaydı? Bu soru Liebig'in kafasını kurcaladı ve Giessen'deki laboratuvarında bitkilerin beslenmeleri üzerine araştırmalar yapmaya koyuldu. 1840'da şöyle bir gözleme vardı: Bitkiler beslenmeleri için gerekli olan karbonu havadan, fosfor ve potasyumu topraktan alıyorlardı. Öyleyse toprağın verimliliği bu maddelerin ne oranda bulunduğuna bağlıydı. Kemiklerde fosfat bulunduğundan, bu oluşum açıktı.

Liebig, köklerin fosfatı daha iyi emebilmeleri için kemiklerin sülfürik asitle işlenmesini salık verdi. Bu öğüdü John Lawes adlı bir İngiliz (1414-1900) değerlendirdi. Rothamsted'deki (Hertfortshire) malikânesinde daha önce de bitkiler üzerinde araştırmalar yapmıştı. Liebig'le işbirliği kurarak kemik toplama işine girişti ve evini fabrika durumuna soktu. Buldukları kemikleri burada işleyerek süperfosfat adiyle piyasaya sürdüler (1843).

Lawes iyi bir sanayiciydi. Büyük bir servet yaptı ve tarımcıları da zengin etti. Aynı zamanda bilim adamı olduğundan, bir deneme merkezi haline gelen fabrikasında deneylerini sürdürmekteydi. Çalışmalarının sonunda, bitkilerin azotu havadan değil de topraktan aldıklarını ortaya koydu, önemli olan bu buluş tarımsal kimyaya yeni bir alan açmıştı. Bunun üzerine Şili'den nitratlar ve Peru'dan guano (kuş gübresi) ithal edilmeye başlandı.

Liebig, bitkilerin beslenmesinde potasyumun rolünü açıklamıştı. Bu besin Şili nitratlarında bulunmaktaydı. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Stassfurt'da (Almanya) dünyanın en zengin potasyum yatakları ortaya çıkarıldı. Böylece 1860 dolaylarında kimyacılar toprağa ihtiyacı olan fosfor, azot ve potasyumu istenen oranda verebildiler. Verim büyük çapta artmış ve o ezeli kıtlık korkusu tarihe karışmıştı. Rothamsted Deney İstasyonuna göre, 1771'de hektar başına alman ürün 21 hektolitre iken, 1885-1894 arasında 25.7'ye yükselmişti.

Öte yandan, ekim tarzı da gelişmişti. Makineleşmenin sanayiye getirdiği baş döndürücü ilerleme herkesin gözü önündeydi. 'Azami' üretim için bunun şart olduğunu artık herkes takdir ediyordu. Çünkü makine insandan daha çabuk iş görmekle kalmamakta, üretime insan elinin aciz olduğu bir düzen ve standardizasyon getirmekteydi.

Makineleşmeyi tarıma sokmak, denenmeye değer bir şey olarak görülmeye başlanmıştı. Toprağı kazan, eken, sürgü çeken, biçen, döven bir makine, o güne kadar saçma olarak düşünülmüştü, ama neden olmasındı? Galyalılar bir tür biçki makinesi kullanmışlardı: Öküzlerin çektiği bir arabanın altında bulunan dişliler buğdayı kapıp kesmekteydi. Ne var ki, bu makine tutulmamış, çarçabuk unutulup gitmişti. Çünkü tarımda makineleşme, ancak el emeğinin kıt olması durumunda yararlıdır.

Sezar'ın zamanında el emeğinin kıt olması diye bir şey söz konusu değildi. Bu ihtiyaç gerçekten ancak XVIII. yüzyılın sonlarında duyulmaya başlandı. O dönemde Sanayi Devrimi İngiliz köylülerini şehirlere çekmekteydi. Yüzlerce hektarlık toprakların sahipleri bu durumda modern tekniğe başvurmak zorunluluğunu duydular. Küçük toprak sahipleriyse topraklarını satıp şehirlere, fabrikalarda işçi olarak çalışmaya gidiyorlardı. El emeği kıtlığı tehlikeli bir durum almaya başlamıştı. Zengin tarımcıların projeleri altüst olacağa benzerdi. Buğdayı makineler aracılığıyla biçme imkânı bulunmaz mıydı?

Royal Society, sorunu yarışmaya koydu (1780). Binlerce ve çoğu hayali cevaplar geldi, öyle ki, XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar şöyle elle tutulur bir çözüm şekli ileri süren olmadı. Ta 1828'e, Patrick Bell'in "biçer"ine kadar. Bu araçla, ekinler gel-git hareketine uyan bir bıçakla kesilip kenara atılmaktaydı.

Aynı tarihlerde makineleşme sorunu Amerika'da ciddi bir durum almıştı. Bu ülkede el emeği kıtlığı yoktu, ama topraklar el emeğiyle ekilmeyecek kadar büyüktü. Louisiana'yı ve daha birçok devletleri de içine alarak genişlemiş olan Amerika Birleşik Devletleri'nde çiftliklerden her biri Belçika büyüklüğündeydi ve esir tüccarları harıl harıl zenci köle taşıdıkları halde, bunlar uçsuz bucaksız topraklarda kayboluyorlardı. Bu durumda, makineleşme çok ciddi bir sorun olarak karşılarına çıkmaktaydı.

Sorunu, Virginialı bir çiftçinin oğlu, Cyrus McCormick çözümledi (1809-1884). Babasının tarlalarına iki beygirle çekilen garip bir makine getirdi. Bir kayış aracılığıyla tekerlekler bir bıçkıyı harekete geçiriyorlardı. Bu araç buğdayları biçiyor ve özel bir bölmeden geçirip yana atıyordu. Tarlaların ne büyük bir hızla ve ne kadar düzgün tarandığını görenler şaşırıp kaldılar. Bunun üzerine McCormick sanayici oldu ve 1839'dan başlayarak makinelerini satmaya başladı.

1851 Londra Sergisi tarımsal makineleşmenin zaferini ilân etti. Birçok tip biçer makine sergilenmişti. Ama McCormick'inkinin bunların en gelişmişi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Biçki makinelerinin yanı sıra mekanik ekerler, döverler ve birkaç demirli mekanik saban da sergilenmişti.

1868'de Rus Andrey Vlassenko'nun "biçerdöver"! ortaya çıktı ve aynı yıllarda ilk buharlı döverler de işlemeye başladı.

Suyun Kontrol Edilmesi

17/5/2008 · Kategori: İcatlar

Toprağın verimli hale getirilmesinden ve tarımın makineleştirilmesinden söz ediliyordu ama bilgin ve teknisyenlerin el ele verip yarattıkları bu büyük gelişmelerin yararsız duruma gelmesine de az kalmıştı. Gerçekten de eğer nem kontrol altına alınmazsa, yani su çok geldiğinde fazlası kontrol altına alınıp az olduğunda artırımı sağlanmasaydı, tarlalar yine eskisi kadar kurak kalacaktı. Bu nedenle, akaçlama işinin 1823'ten başlayarak ciddi bir şekilde ele alınıp başarıya ulaştırılmasını bir başka hayati gelişme olarak kabul etmeliyiz. Yapılan iş, suyu toprağın altındaki kanalizasyonlara çekmekti.

Hollanda'da denizden kazanılan yerlerin kurutulması da bambaşka bir su sorunuydu. Bu bitmez tükenmez iş XVI. yüzyıldan beri sürüp geliyordu. Önce denizin bir kısmını ayıran bentler inşa ediliyor, sonra bu sular tulumbalarla çekilip boşaltma kanallarına veriliyordu. Geriye toprağın tuzunu almaktan başka bir şey kalmıyordu. Bu muazzam işe koşulan ilk araç, yel değirmeni olmuştu. Buharlı tulumba çıkar çıkmaz buna baş vuruldu. Asıl bu araç sayesinde başarılı çalışmalar yapılabildi ve toprak, denizleri kemirmeye başladı. Hollanda'dan sonra İngiltere, Fransa ve Almanya da işe koyuldular. Kayalıklarda ya da zaman zaman suların altında kalan topraklarda sürdürülen bu savaş insanların başarısıyla sona erdi. Ve buralarda tarımın başlaması, başarının armağanı oldu.

İnsanoğlunun fundalıklarla savaşı da uzun sürmüştü; bu da başarıyla sonuçlandı. Bu topraklarda bir kumtaşı tabakası suların sızmaların engellemekte ve sular toprağın üstünde bir tabaka halinde durmaktaydı. Böylece Fransa'da Landes bölgesinde 14.000 kilometre karelik bir alan kayalık haline gelmiş olup oturulmaz durumdaydı. Burada sular ne toprağın altına geçebiliyor, ne de akıp denize ulaşabiliyordu. Önlerinde Avrupa'nın en büyük kumulu duruyordu ve rüzgâr bu kumulu yılda 20-25 metre ileriye itmekteydi. Öyle ki, Landes tehlikeli bir çöl olarak görülüyordu. XVI. Louis zamanında bir mühendis işi ele almaya ve bu toprakları uygarlığa elverişli duruma sokmaya karar verdi.

Nicolas Bremonier adındaki bu mühendis (1738-1809), kendisinden önce bu konuda çalışmalar yapmış olan meslektaşları Charlvoix ve Abbe Desbiey'nin girişimlerini inceledikten sonra, 1787'de işe koyuldu. Önce kumulun ilerlemesini durdurmak için çam ağaçlan dikmeye başladı. Girişim başarıya ulaştı ve 1867'ye kadar 80.000 hektarlık alanda dikilen ağaçlar sayesinde kumul kesinlikle durduruldu. Ancak bu işlem, araziyi kayalık olmaktan çıkaramamıştı. O kadar ki, söylentiye göre, Napolyon bir ara bu bölgeye develeri alıştırmayı bile tasarlamıştı. İşin ikinci kısmını Orman Mühendisi Jules Chambrelent (1817-1893), üstüne aldı. Bu kıraç düzlüğü akaçlamak ve açmak yoluyla 650.000 hektarlık bir orman meydana getirdi ve bu bölgenin odunla ilgili sanayilerin merkezi halini almasına yol açtı.

Su, ekmekle eşdeğer ölçüde bir hayat öğesidir. Toprağı bastı mı felâketlere sebep olurken, toprağın ekilmesi ve insanın beslenmesi için de kaçınılmaz şarttır. Susuz toprak çöldür. Bir kuyu, bir vaha, bir uygarlık merkezi demektir. Bu durumda insanın suyu izlemesi, tarihin en eski çağlarından bu yana en önemli kaygısı olmuştur, insanın hemen yakınında bir kaynak ya da ırmak bulamadığı her yerde kuyuculuk imdadına yetişmiştir. Artois gibi bazı yerlerdeyse, su kendiliğinden toprağın yüzüne kadar çıkmaktaydı. Ta eski zamanlardan beri bilinen artezyen kuyuları işte bu ihtiyaçtan doğmuştur. Bazen bu kuyular, su bulunduğundan kuşkulanılan yerlerde suni olarak meydana getirilir, toprakta su tabakasına rastlayıncaya kadar kazıldıktan sonra, sular tulumba ya da dolaplara çekilirdi.

Bunca yararlı bir zanaat kimin buluşudur? İlk kuyu açma tekniğini bulanların Çinliler olduğu sanılmakla birlikte suyun bulunduğu yeri teşhis etmekte ve kuyu açmakta Araplar büyük hüner göstermişlerdi. Ancak modern araçlar ve yöntemlerle kuyuculuğun ilk tanımını Bernard Palissy'ye borçluyuz. Palissy aracı: "Ucunda bir kol ya da tahta sap bulunan bir oluklu burgaç" diye anlatmaktadır. Bu oluklu burgacın kullanılması öylesine yaygınlaştı ki, İtalya'da, Modena şehrinde iki soyluluk almasında görüldü ve Kuzey İtalya kuyucuların vatanı olarak ün yaptı.

Ancak, bu zanaatın ampirizmden kurtularak jeolojiye dayanan rasyonel bir teknik haline gelmesi ve kuyucuların yerini uzman mühendislerin alması için XIX. yüzyılı beklemek gerekti. O güne kadar en fazla 10-12 metreye inilebilmişti. Öyle ki sondajcılar, Fransız meslektaşları Degousee'nin, kireçli bir katmanı geçip 140 metre derinliğe inmesini inanılmayacak bir başarı olarak, hayranlıkla karşıladılar (1830). Bu tarihlerde Paris'e içme suyu sağlamak bir kere daha acil ihtiyaç haline gelmiş ve resmi makamlar birçok artezyen kuyusunun açılması için karar almışlardı.

İlk kuyu Grenelle'de açıldı; 1833-1841 arasında yapılan çalışmalar sonunda 548 metreye inildi ve su öylesine bir hızla fışkırdı ki, şantiyeleri barınaklarıyla birlikte devirdi. Bunu 1866'da Passy'deki artezyen kuyusu izledi, 586 metre derinliğe, Hebert alanındakinde de 718 metreye inildi.

« Önceki :: Sonraki »

Bilgisayar ve İnternet Genç Toplist | Pr:4 Toplist | Site Ekle |  Toplist | Link Ekle | Hit Kazandıran Toplist www.sitemerkezi.net