<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <channel>
        <title>BİLİM -TEKNOLOJİ - İCAT</title>
        <description>bilim teknoloji icat,buluşlar,teknik,bilgisayar,donanım</description>
        <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com</link>
        <lastBuildDate>Sun, 08 Nov 2009 18:08:22 +0200</lastBuildDate>
     
        <item>
            <title>Güneş Hakkında Genel Bilgi</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/gunes-hakkinda-genel-bilgi_16579531.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/gunes-hakkinda-genel-bilgi_16579531.html</guid> 
            <description>&lt;P&gt;&lt;IMG title=&quot;Güneş Hakkında Genel Bilgi&quot; height=300 alt=&quot;Güneş Hakkında Genel Bilgi&quot; hspace=5 src=&quot;http://www.bil-tek.org/resim/gunes.jpg&quot; width=300 align=left vspace=2 border=0&gt;Güneş, güneş sisteminin merkezinde yer alan yıldızdır. Yaklaşık 1,4 milyon km. çaplı sarı bir ana kol yıldızdır. yer Samanyolu gökadasında bilinen 200 milyar yıldızdan birisi olan Güneş , kütlesi sıcak gazlardan oluşan ve çevresine ısı ve ışık yayan bir yıldızdır . Orta büyüklükte olan Güneş tek başına Güneş Sistemi'nin kütlesinin % 99,8'ini oluşturur. Geri kalan kütle Güneş'in çevresinde dönen gezegenler, asteroitler, göktaşları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozdan oluşur. Günışığı şeklinde Güneş'ten yayılan enerji, fotosentez yoluyla Dünya üzerisindeki hayatın hemen hemen tamamının varolmasını sağlar ve Dünya'nın iklimiyle hava durumunun üzerinde önemli etkilerde bulunur.&lt;/P&gt;
&lt;P&gt;Güneşin çapı dünya çapının 109 katı (1.5 milyon km), hacmi 1.3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. Güneşin yoğunluğu ise Dünyanın yoğunluğunun ¼&amp;#8217;ü kadardır. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70 000 km hızla döner. Bir turunu ise 25 günde tamamlar.&lt;/P&gt;
&lt;P&gt;Güneş % 70hidrojen, helyum ve %5 de diğer elementlerden oluşur. Güneşte hidrojenin helyuma dönüşmesi sırasında (füzyon - erime birleşme) büyük bir enerji ortaya çıkar. Saniyede 600 milyon ton hidrojen helyuma dönüşür. Buda her saniye Güneş`in 4.5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneşteki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ki bu olaya Güneş Fırtınası da denir.&lt;BR&gt;&lt;/P&gt;.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/gunes-hakkinda-genel-bilgi_16579531.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Tue, 20 May 2008 10:29:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Evrenin Büyüklüğü</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/evrenin-buyuklugu_16579331.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/evrenin-buyuklugu_16579331.html</guid> 
            <description>&lt;P&gt;Insan aklini en çok zorlayan konulardan biri de sonsuzluktur. Evrenin büyüklügü ise daha ilginç bir durum olusturuyor. Oncelikle sonsuzlugun tanimini yapalim. Sonsuz nedir? Sonsuzluk nedir? Sonsuz matematikte tanimsizlik demektir. Tanimsiz yani belirsiz. Uzayda veya alt uzaylarda (yüzey, dogru) bir yerde oldugu bilinen ama asla yeri tam olarak belirtilemeyecek olan nokta veya bölge olabilir. Sonsuzlük ise bu tür noktalarin veya bölgelerin yani sonsuzdaki nokta ve bölgelerin olusturdugu ne sınır olan ne de sınır olmayan yerlerdir. Bu tanımları matematiksel olarak verdim. Rahatlıkla başka alanlara uyarlayabilirsiniz.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Simdi ilerleyelim. Ise arastirma sonuçlari da girecek. Konuya felsefi olarak da yaklasmamiz gerekecek.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Sunu bilmeliyiz ki evrenin büyüklügü hakkinda bilgi üretirken gene onun sekillendirdigi canlilar olan bizler bilincimizin gelisiminde onun dinamiklerine bagliyiz. Bu ne demek? Ornek verelim bunun için de bizden bir alt boyutta yani iki boyutta yasayan canlilar oldugunu düsünelim. Iki boyutlu bu canlilar bir uçlarindan uygun çekiştirmelerle birleştirilerek küre haline getirilmiş bir yerde yaşasınlar. Üçüncü boyutu algılayamadıklarından kürede yaşadıklarını bilemezler. Biz ise biliyoruz. Çünkü bir üst boyuttayız. Yani bu canlıların evreni bir düzlem olarak algılamaları ve onun başladıkları noktaya, sürekli bir dogru üzerinde gitmeleri ile, varmalari yüzünden, sonlu oldugunu söylemeleri çok normal olacaktir. Buradan tekrar sonuç olan su fikri söyleyeyim: Canli bilinci içinde bulundugu evren tarafindan sekillendirilmistir.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Pekala. Bu kadar basit mi? Yani bilincimiz gene de bazi seylere bagli ve özgür degil mi? Gerçek olani kavrayamayacak miyiz? Bence bilinç seviyesi arttikça gerçeklige daha da yaklasiriz. Evet, gerçekligin kaçabilecegi yerler azalir ve ortaya çikmaktan baska seçenegi kalmaz.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Biz insanlar gerçekligi kavramak için yeterli gelismislik seviyesindeyiz. Çünkü yeterince soyut düsünebiliyoruz. Soyut.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/evrenin-buyuklugu_16579331.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Tue, 20 May 2008 10:27:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Dizüstü Bilgisayar Satın Alırken Dikkat Etmemiz Gerekenler</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/dizustu-bilgisayar-satin-alirken-dikkat-etmemiz-gerekenler_16579241.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/dizustu-bilgisayar-satin-alirken-dikkat-etmemiz-gerekenler_16579241.html</guid> 
            <description>&lt;P&gt;&lt;IMG alt=image src=&quot;http://www.bil-tek.org/files.php?file=notebook_dizustu_bilgisayar_907599010.jpg&quot; align=left border=0&gt;Çoğu zaman dizüstü bilgisayarı tercih tercih etmemizin asıl nedeni taşınabilir olmasıdır.Dizüstü bilgisayarınızı istediğiniz heryere götürmekte özgürsünüz.Eğer sık sık seyahat eden biriyseniz dizüstü bilgisayara ihtiyacınız var demektir.Günümüzde dizüstü bilgisayarları, çift çekirdekli işlemcilere, yüksek kapasitede sabit disklere ve diğer fonksiyonlara sahip olabilmekte ve çoğu masaüstü bilgisayarlardan daha kapasiteli olabilmektedir.Notebook seçerken aklımıza takılan bazı sorular da olacaktır: Hangisi size daha uygun? İleriki zamanlarda dizüstü bilgisayarımın kapasitesi çalışmalarıma yetebilecek mi?&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bu soruları cevaplamadan önce dizüstü bilgisayarınmızda ne tür çalışmalar yapacağımızı tespit etmemiz gerekmektedir: İş için mi yoksa eğlence için mi satın alacağız? Dizüstü bilgisayarınızda oyun oynamayı düşünüyor musunuz? Dikkat etmemiz gereken diğer önemli nokta da dizüstü bilgisayarlarımızın masaüstü bilgisayarlara göre çok daha zor güncellenmesidir.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Dizüstü bilgisayarların karakteristik özelliklerinden birisi de ekran büyüklüğüdür.Ekran büyüklüğü genelde 10.4 inh ile 17.1 inch arasında değişmektedir.Uçakta çalışmayı da planlıyorsanız küçük boyutlu ekranlar size kolaylık sağlayacaktır. Yüksek çözünürlük elde etmek isterseniz yeni teknolojilerden olan WXGA desteği ile 1366x768 çözünürlüğe erişmeniz mümkün.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Dizüstü bilgisayarların en önemli özellikleri arasında batarya ömrü de yer almaktadır.Pil ömrü çoğu zaman çalışmalarınızın ortasında kabus haline dönüşebilmektedir.Hiç beklemediğiniz anda bataryanız bitebilir. Bu duruma karşılık bir de yedek batarya satın almanız daha mantıklı olacaktır. 2-3 saat dayanan bataryaların fiyatları da sanıldığı kadar çok yüksek değildir.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Satın alacağınız bilgisayarın internete nasıl bağlandığı da önemlidir. Wifi teknolojisine sahip bir bilgisayar tercih etmeniz durum.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/dizustu-bilgisayar-satin-alirken-dikkat-etmemiz-gerekenler_16579241.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Tue, 20 May 2008 10:25:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>TEKNOLOJİ NEDİR?</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/teknoloji-nedir_16578731.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/teknoloji-nedir_16578731.html</guid> 
            <description>&lt;P align=justify&gt;Aşağıda teknolojinin ne olduğunu tam karşılamaya çalışan bazı tanımlar yer almaktadır; bazıları bu tanımlamaları özellikle eğitim açısından ele almaktadır. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;1. Teknoloji, insanın bilimi kullanarak doğaya üstünlük kurmak için tasarladığı rasyonel bir disiplindir. (Simon, 1983, s.173)&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;2. Teknoloji somut ve deneysel anlamda temel olarak teknik yönden yeterli küçük bir grubun örgütlü bir hiyerarşi yardımıyla bütünün geri kalanı (insanlar, olaylar, makineler vb.) üzerinde denetimi sağlamasıdır. (McDermott, 1981, s.142) &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;3. Öğretim teknolojileri tarihi konusunda önemli bir isim olan Paul Saetller teknolojiyi şöyle tanımlamaktadır: &quot;Teknoloji (Latince texere fiilinden türetilmiştir; örmek, oluşturmak (construct) anlamına gelir) birçoklarının düşündüğü gibi makine kullanmak değildir. Teknoloji, bilimin uygulamalı bir sanat dalı haline dönüşmesidir. Uygulamalı sanat terimi Fransız sosyolog Jackques Ellul tarafından kullanılmış ve kısaca technique olarak isimlendirilmiştir. O, teknolojiyi bir technique uyarınca yapılmış bir makine olarak görmüş ve bu technique'nin ancak küçük bir bölümünün makine tarafından ifade edilebildiğinden bahsetmiştir. Belirli bir teknik sayesinde sadece makinenin değil, bu makineye ait öğretimsel uygulamalarında gerçekleştirilebileceğinden söz etmiştir. Sonuç olarak davranış bilimi ile öğretim teknolojileri arasındaki ilişki, doğal bilimlerle mühendislik teknolojisi arasındaki ya da biyoloji ile sağlık teknolojisi arasındaki ilişkiyle benzer hatta aynıdır&quot;. (Saettler, 1968, ss. 5&amp;#8211;6) &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;4. Ünlü bir eğitim teknoloğu olan James Finn teknolojiyi tanımlarken şöyle demektedir: &quot;Makine kullanımının yanı sıra teknoloji, sistemler, işlemler, yönetim ve kontrol mekanizmalarıyla hem insandan hem de eşyadan kaynaklanan sorunlara, bu sorunların zorluk derecesine, teknik çözüm olasılıklarına ve ekonomik değerlerine uygun çözüm üretebilmek için bir bakış açısıdır&quot;. (Finn, 1960, s.10) &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;5. Bilim ve teknoloji.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/teknoloji-nedir_16578731.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Tue, 20 May 2008 10:20:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Sodyum Karbonat </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/sodyum-karbonat_16299191.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/sodyum-karbonat_16299191.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;XVIII. Yüzyılda en verimli iki sanayinin madencilik ve dokuma olduğunu hatırlatalım. Kimya, dokuma alanında, lavoisier'den önceki yıllarda da büyük rol oynamıştı. O kadar ki, bu yüzyılın sonlarına kadar kimya her şeyden önce kumaş boyama sanatıydı diyebiliriz. O dönemde şu boyayıcı maddeler kullanılmaktaydı: &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Meksika'dan, Kanarya Adalarından ve Hindistan'dan ithal edilen kırmız böceği; Meksika ve Antiller'den bakam ağacı; Hindistan ve Uzak Doğu'dan çivit, Brezilya'dan brezil. Orta Doğu'dan mazı, vb. Bazen kumaş, boyayı kendiliğinden emerdi, bazen de boyadan önce kumaşı yağlardan arıtmak gerekiyordu. Kısacası, dokuma eskiden beri bilime dayanan bir teknik olmuştu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Kumaşları yağlarından arıtmakta şapın ne gibi yararları olabileceğini ilk sezen, İngiliz Wtlliam Petty (1623-1687) olmuş ve: &quot;Şap, kumaşla boya arasında bir bağdır,&quot; demişti. Ama boyamada en yararlı çalışmaları yapanlar Fransızlar oldular. Fizikçi Cisternay Du Fay (1698-1739) boya ve şap oranını tam olarak tespit etti. Kimyagerler &quot;Jean Hellot (1685-1766), Pierre-Joseph Macquer (1718-1784) ve İngiliz meslektaşları Bancroft (1744-1818)&quot; yüzlerce yıllık tekrarların dışında bir teknik bulmaya çalıştılar. &quot;Boya Sanatının öğeleri&quot; adlı eserin yazarı olan büyük kimyacı Claude Berthollet (1748-1822), Lavoisier'nin görüşlerine dayanarak kimyaya, bilime dayanan bir yöntem kazandırmaya çalıştı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;İki başka teknik daha boyaya sıkıca bağlıydı: Birincisi, deri sanayisinde de kullanılan şap üretimi. Şapın 1461'de Kilise topraklarında keşfedilmiş olması nedeniyle, üretimi XV. yüzyılın sonuna kadar Papalığın tekelinde kalmış, üç yüz yıl içinde de bütün Avrupa'ya yayılmıştı. İskoçyalı Kimyacı Peter Spence 1845'te modern yöntemi keşfedinceye kadar şap üretiminde bir değişiklik görülmedi. İkinci tekniğe gelince; bu, kumaşların beyazlaştırılmasıydı. Soldurma işlemi, kumaşları uzun zaman güneşe sermek yoluyla sağlanıyordu. Berthollet, Gobelins'dey.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/sodyum-karbonat_16299191.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:46:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Havagazı</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/havagazi_16299171.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/havagazi_16299171.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Nıcolas Leblanc, Philippe Girard, Jacquard, gibi bahtsız mucitlere şimdiden Jouffroy d'Abbans, Chappe ve Fulton'u ve konumuzla ilgili olarak Philippe Lebon'u ekleyelim. Havagazınm, mucitlerinden biri olan Lebon da ötekilerden daha şanslı olmadı. Bir sabah ölüsünü sokakta buldular ve mezarlıkta bir çukura gömdüler. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Eski dönemlerde verilen gösterişli davet ve eğlentilerin öyküsünü tarih kitaplarında okuyoruz: Kral saraylarının muhteşem dekoru, muazzam salonlarda şatafatlı giyimleriyle boy gösteren senyörler, operada suareler, balolar, şölenler... Bu zengin dünya nasıl aydınlatılmaktaydı, diye kendi kendimize sık sık sormuşuzdur. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Geriye doğru işleyen bir zaman makinesi olsa da sözgelişi üç yüzyıl öncesine, XIV. Louis zamanına gidebilsek, şimdi bize gülünç gelen görünümlerle karşılaşırız: Versay sarayının Aynalı Galeri'sinde orada burada yanan pis kokulu isli mumların titrek ışığı altında davetlilerin gölgeleri hayaletler gibi kımıldar dururdu... &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Mumlar, Devrim öncesi yıllarına kadar pahalı ve en ileri ışıklandırma aracı olarak kullanılmıştı. Balmumundan yapılanı halkın asla uzanamayacağı büyük bir lükstü. Yağ lambasıysa çok az sayıda kimseler dışında kullanılmaz olmuştu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Sokakların aydınlatılmasına ilk defa 1667'de Paris'te başlandı ve içinde mumlar yanan lambalar kullanıldı. 1769'da bütün şehirde bu lambaların sayısı 3.500 idi ve bu göster? karşısında dünya parmak ısırdı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bununla birlikte, 1780'de İsviçreli asıllı bir Fransız, Argand (1750-1803) ışık gücünün, bir hava akımı yaratılarak artırılması durumunda yağ lambasının geleceğin aydınlanma aracı olabileceğini düşündü ve deneyler yapmaya koyuldu. Fitilli bütünüyle yağ kabının içinde bırakacağına, hafifçe dışarı çekti ve ekseni çevresinde hava akımının dolaşabilmesi için silindir biçimine soktu. Alev halka biçimini aldı ve lamba Argand'ın umduğu gibi daha güçlü bir ışık vermeye başladı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Ne yazık ki, mucit, Etienne de Mont.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/havagazi_16299171.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:46:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Şeker Pancarının Hikâyesi </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/seker-pancarinin-hikayesi_16299121.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/seker-pancarinin-hikayesi_16299121.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Havagazı önemli bir keşif olmakla birlikte bir lükstü de. Çünkü XIX. yüzyılın ilk, on yılı içinde asıl sorun yiyecek ve savunmaktı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Savunma: Daha önce de dediğimiz gibi bakır piyasasını İngilizler tutuyorlardı ve bu madeni, çanları eriterek elde etmişlerdi. Güherçile de, ülkede çıkmadığından, barut imal etmek için nemli mahzenlerin duvarlarında kendiliğinden meydana gelen maddeyi kazıyorlardı. Karbon, kükürt ve güherçilenin karışımından meydana gelen barut yalnız savaşlarda değil, maden ocaklarında ve yapı mühendisliğinde de kullanılmaktaydı. XIX. yüzyılın sonlarında Nobel dinamiti icat edinceye kadar barutun bileşimi değişmedi Fransız kimyacıları Henri Braconnot (1780-1855) ve Jules Pelouze (1807-1867) 1830'da nitroselülozu. Alman Christian Friedrich Schoenbein (1799-1868) pamuk-barutu ve Torinolu Ascanio Sobrero da 1846'da nitrogliserini bulmuşlardı. Ancak, nitroselüloz olsun, nitrogliserin olsun işlenmez, hatta yararlanılmaz patlayıcılar halindeydiler. Bunları Nobel işledi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Yiyecek: İlk iş olarak, Amerika'dan getirilmekte olan fakat İngilizler yolu kapattıkları için müthiş sıkıntısı çekilen şekerkamışının yerini tutabilecek başka bir şey bulmak gerekiyordu. Şeker imaline yarayacak bir bitki var mıydı acaba? Bu soruyu ilk ortaya atan 1747'de Alman kimyacısı Andreas Sigismund Marggraf (1709-1782) oldu. Berlin Bilimler Akademisinde şeker pancarından nasıl şeker üretilebileceğini anlattı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Marggraf'ın anlattıkları teorik görüşlerdi. Eliğinin öğrencilerinden François Achard (1753-1821) hemen bu teorilerin uygulamasına geçti ve 1796-1800 yılları arasında sürdürdüğü çalışmaları sonunda şeker pancarından şeker elde etmeyi başardı. Prusya kralının koruması altında bir fabrika kurarak, günde 3.500 kilo şeker pancarı işlemeye başladı. Ne yazık ki, ekonomik bunalım içinde ve Fransa'nın güçlü baskısı altında olan ülkesi, girişimlerini destekleyecek durumda değildi. Eli kolu bağlanan Achard, çalışmalarından bir başkas.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/seker-pancarinin-hikayesi_16299121.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:45:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Konserve</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/konserve_16299091.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/konserve_16299091.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Napolyon savaşları kimyacıların dikkatini bir ihtiyaca daha çekmişti: Yiyecek sıkıntısı. Askerlerin, hele denizcilerin, yiyeceklerini birlikte götürmelerini ve bunların uzun süre dayanmasını sağlamak gerekiyordu. Taze et bulunmadığından eskiden beri fümesi, kurusu ya da salamurasıyla yetinilmekteydi. Buna reçel ve peynir katmak tek beslenme yolu olarak biliniyordu. Ancak, bu sınırlı imkânlar, savaş geniş bir alana yayılınca ve ulaşım gittikçe zorlaşınca sağlık bakımından kötü sonuçlar vermeye başladı. Hükümet, bilim adamlarına baş vurdu. Et ve sebzelerin besleyici niteliklerini ve tazeliklerini kaybetmeden uzun zaman saklanabilmelerini sağlayacak bir yöntem bulana 12.000 franklık bir ödül vaat etti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bu ödül 1810'da Nicolas Appert'e (1750-1841) verildi. Bu adam deş Lombards sokağında bir şekerci olup Champagne'da, şarap mahzenlerinde geçen çıraklık yıllarında bu konuyla ilgili bazı gözlemler yapmıştı. Kendi kendine &quot;Yiyecekleri bozan mayalar olduğuna göre, bunları kaynatmak yoluyla yok edilemez mi?&quot; şeklinde düşünüyordu. Bu, Pasteur keşifleri öncesinden dâhice bir esinlenmeydi. Pasteur de &quot;Etudes sur le vın-Şarap Üzerine İncelemeler&quot; adlı kitabında aynı şeyi kabul etmiştir. Böylece Appert 1795'ten başlayarak yiyecekleri, sıkı sıkı kapatılmış kutularda ve bir Papin kazanının içinde kaynatmaya başladı.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bu yöntemin iyi sonuç vermesinden sonra Appert, orduya yiyecek sağlama işinin sorumlusu oldu. Elli işçinin çalıştığı Massy'deki fabrikasında cam kavanozlar içinde üç aya kadar taze kalan et, balık, sebze ve süt imal etmekteydi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Savaş rastlantıları, bu şişelerden bazılarının İngiliz askerlerinin eline geçmesine yol açtı. Teknisyenler hayretle bunları incelemeye koyuldular ve 1812'de Bermondsey'de aynı yöntemle konserve yapan bir fabrika kurdular. Pratik insanlar olduklarından, ağır ve nazik bir madde olan camın uygun bir malzeme olmadığını düşünerek onun yerine maden kullanmanın çarelerini aramaya koyuldular... ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/konserve_16299091.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:45:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Kimyasal Gübre </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/kimyasal-gubre_16299071.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/kimyasal-gubre_16299071.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Bununla birlikte XIX. yüzyılın ilk yarısında et özüyle yaşanabileceğine marnlamıyordu. Günümüzde bunca bollaşan konsantre çorbalar henüz çok enderdi. Temel besin ekmek ve halkın büyük çoğunluğu için tahıllardı. Ekmek yapımı da gelişmemişti. Makinelerle hamur yoğurma tekniği gittikçe yaygınlaşmaktaydı ve fırınlar genellikle odunla ısıtılmakla birlikte kömür de kullanılmaya başlanmıştı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Buğday ekimine gelince hâlâ eski yöntemle sürdürülüyor ve bu tarım hâlâ bilgisizlik içinde yüzen köylülerin elinde bulunuyordu. Ama yine de Devrim'den bu yana toprak işçisinin hayat şartlarında bir gelişme olmuş, botanikçiler tarım işleriyle yakından ilgilenmeye başlamışlardı. XVIII. yüzyılda &quot;iyi tarımcı&quot; aranıyor, bilim adamları tarım üzerine makaleler yazıyor, kaliteli tohum ve verimli çalışma konuları ciddi şekilde ele alınıyordu.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Henri-Louis Duhamel du Monceau (1700-1782), buğdayı on yıldan fazla saklamanın yolunu bulmuş, ayrıca hayvanların beslenmesi ve ağaçların aşılanması konusunda incelemeler yapmıştı. Abbe Henri Alexandre Tessier (1741-1837), 1776'da buğday çeşitleri üzerinde denemelere girişmişti. 1800'den sonra Alman tarım bilgini Albrecht Taer (1752-1828), tarım tekniğini modernleştirmeye çalışmış. İsviçreli Theodore de Saussure (1767-1845), bitkilerde solunum ve beslenme mekanizmasını aydınlatmıştı. Fransız Jean-Baptist Boussingault (1802-1887), toprağın beslenmesi ve gübrelerin rolü üzerinde çalıştı. Böylece bilim, tarım konusuna da eğilerek onu başlı başına bir bilim dalı haline soktu. Fransa'da ilk tarım okulu 1822'de Nancy'de kuruldu. Bunu 1827'de Grignon'daki okul izledi. 1830'da bir Tarım Bakanlığı ve 1848'de Tarım Enstitüsü kuruldu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Ancak, bu takdirde değer çabalara rağmen, tarım konusunda ağır bir gelişme göze çarpmaktaydı. Köylüler atalarından kalma bilgilerinden şaşmıyorlardı. Elde ettiklerini iyi fiyatla satmaya bakıyor ve gerisini umursanıyorlardı, İngiltere dışında, öteki ülkelerde ye.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/kimyasal-gubre_16299071.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:44:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Suyun Kontrol Edilmesi </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/suyun-kontrol-edilmesi_16299041.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/suyun-kontrol-edilmesi_16299041.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Toprağın verimli hale getirilmesinden ve tarımın makineleştirilmesinden söz ediliyordu ama bilgin ve teknisyenlerin el ele verip yarattıkları bu büyük gelişmelerin yararsız duruma gelmesine de az kalmıştı. Gerçekten de eğer nem kontrol altına alınmazsa, yani su çok geldiğinde fazlası kontrol altına alınıp az olduğunda artırımı sağlanmasaydı, tarlalar yine eskisi kadar kurak kalacaktı. Bu nedenle, akaçlama işinin 1823'ten başlayarak ciddi bir şekilde ele alınıp başarıya ulaştırılmasını bir başka hayati gelişme olarak kabul etmeliyiz. Yapılan iş, suyu toprağın altındaki kanalizasyonlara çekmekti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Hollanda'da denizden kazanılan yerlerin kurutulması da bambaşka bir su sorunuydu. Bu bitmez tükenmez iş XVI. yüzyıldan beri sürüp geliyordu. Önce denizin bir kısmını ayıran bentler inşa ediliyor, sonra bu sular tulumbalarla çekilip boşaltma kanallarına veriliyordu. Geriye toprağın tuzunu almaktan başka bir şey kalmıyordu. Bu muazzam işe koşulan ilk araç, yel değirmeni olmuştu. Buharlı tulumba çıkar çıkmaz buna baş vuruldu. Asıl bu araç sayesinde başarılı çalışmalar yapılabildi ve toprak, denizleri kemirmeye başladı. Hollanda'dan sonra İngiltere, Fransa ve Almanya da işe koyuldular. Kayalıklarda ya da zaman zaman suların altında kalan topraklarda sürdürülen bu savaş insanların başarısıyla sona erdi. Ve buralarda tarımın başlaması, başarının armağanı oldu.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;İnsanoğlunun fundalıklarla savaşı da uzun sürmüştü; bu da başarıyla sonuçlandı. Bu topraklarda bir kumtaşı tabakası suların sızmaların engellemekte ve sular toprağın üstünde bir tabaka halinde durmaktaydı. Böylece Fransa'da Landes bölgesinde 14.000 kilometre karelik bir alan kayalık haline gelmiş olup oturulmaz durumdaydı. Burada sular ne toprağın altına geçebiliyor, ne de akıp denize ulaşabiliyordu. Önlerinde Avrupa'nın en büyük kumulu duruyordu ve rüzgâr bu kumulu yılda 20-25 metre ileriye itmekteydi. Öyle ki, Landes tehlikeli bir çöl olarak görülüyordu. XVI. Louis zamanında b.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/suyun-kontrol-edilmesi_16299041.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:44:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Sülfürik Asit </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/sulfurik-asit_16299021.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/sulfurik-asit_16299021.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Toprak, insana hayatının iki temeli olan ekmek ve sudan başka gerekli bir maddeyi daha, tuzu da sağlar. Bu maddenin öteden beri beslenmede önemli bir yer tuttuğunu ve uzun zaman tuzdan yoksun kalmanın organizmada ne gibi düzensizliklere yol açtığını biliyoruz. Tuzun, yalnız beslenmede değil toplumsal hayatta da büyük rol oynadığını gösteren olaylar çoktur. Sözgelişi Fransızca&amp;#8217;daki Salaire, İngilizce&amp;#8217;deki Salary kelimesini bir göz önüne alalım: Bu kelime Roma lejyonerlerinin ücretlerinin bir kısmını tuz (sel) olarak almalarından gelmektedir. Bu madde gerçekten birçok ülkede para yerine geçiyordu ve en uzak çağlardan beri devletin tekelinde olup birçok yerlerde 'tuz vergileri' konmuştu. Tuz, bazen buharlaştırma yoluyla deniz suyundan bazen tuz kayalarından çıkartılır. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;XIX. yüzyıla kadar tuz, mutfaklarda ya da et ve balık tuzlama işinde kullanılırdı. Ama Leblanc'ın sodyum karbonatı hammadde olarak kullanmaya başlaması üzerine, yeni doğmakta olan kimya sanayinin temel maddesi haline geldi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Kimya sanayii böylece Leblanc yönteminin gerektirdiği ikinci elemanı, yani sülfürik asidi de imal etmeye koyuldu. Bu madde Arap simyacıları tarafından bulunmuştu ve Fransa'da Devrim sırasında biliniyordu. Ancak kullanıldığı yerler sınırlıydı. Kemirici bir madde olduğundan, yalnız boyacılıkta yararlanılan bazı maddelerin hazırlanmasında, altın ve gümüşü arıtmada, bazen de organik kalıntıları yok etmekte kullanılmaktaydı. Belli sanayi dallarında kullanılan sülfürik asit içi kurşunla kaplanmış odalarda imal edilirdi. Bu odalarda kükürdü yakarlar ve elde edilen kükürtlü anidriti sudan geçirerek sülfürik asit elde ederlerdi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bu imal şekli uzun süre İngilizlerin sırrı olarak kaldı. Ama şiddetle ihtiyaç duyulan bu madde elbetteki günün birinde öteki ülkelere de sızacaktı. Halk dilinde zaçyağı diye bilinen bu maddeyi imal eden ilk fabrika 1766'da Rouen'de kuruldu. Kullanma yerleri gittikçe artıyordu. Demire dökerek balon.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/sulfurik-asit_16299021.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:43:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Kauçuk</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/kaucuk_16298991.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/kaucuk_16298991.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Şimdi 1745'e XV. Louis'in saltanat yıllarına gideceğiz. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Paris çalkalanıyor: Kâşif La Condamine, Güney Amerika'ya yaptığı bilimsel inceleme gezisinden dönmüş... On yıl süren bu gezinin bastıca amacı meridyenin bir derecesini ölçmekti. Daha önce Maupertuis tarafından Laponya'da yapılan benzeri bir incelemenin sonuçlarının karşılaştırılması, Cassini ve Newton taraftarlarının arasındaki mücadeleye son vermişti: Dünya ekvatorda değil kutuplarda basık bir küre idi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Aydın tabaka, Maupertuis'in Cassini'ye La Condamine'in Bourguer'ye karşı sürdürdüğü ve Voltaire'in kışkırtıp körüklediği polemiği yıllarca ilgiyle izlemişti. Halkın gözüyse kâşifin Peru'dan getirdiği ve Akademi'ye sunduğu bir keşifteydi. Bu, yerlilerin bir ağacın özsuyundan elde ettikleri esnek bir maddeydi. Ağacın kabuğu hafifçe yarılınca özsuyu akıveriyor ve bu su hemen donduğu halde yumuşaklığını kaybetmiyordu. Yerliler hem kırılmaz, hem de su geçirmez bu maddeyle çanta, ayakkabı, elbise ve kaplar imal edebiliyorlarmış. Bu madde aynı zamanda yay gibi uzayabildiği için çok güzel zıplayan toplar ve cam şırıngaların yerine kullanılan armut biçiminde esnek şırıngalar yapılabiliyormuş. Halk buluşu sevinçle karşılıyordu. Ne var ki Akademi üyeleri. La Condamine'in, erdemlerini sayıp tüketemediği bu maddeyi küçümseyerek bir yana ittiler. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bunun hevea ağacının özsuyu, yani kauçuk olduğunu anlamışsınızdır. Kauçuk! Yüzyılın en önemli keşfi diyebileceğimiz madde Avrupa'ya böyle getirilmişti. Gerçekten bebeklerin biberonundan tutun da, tekerleklere, okul silgilerinden çiklete kadar günlük yaşantımızın en ufak ayrıntılarına girebildiğinden, kauçuğun uygarlığımızdaki yeri, bir benzeri daha bulunamayacak kadar büyük ve önemlidir. Kauçuktan elde edilen sayısız yararları da La Condamine'e borçluyuz. Ancak mucidin çağdaşları bunu hiç mi, hiç akıllarından geçinmiyorlardı. Şırınga ağacı deyip kahkahayı basıyor ve her biçime kolayca girebi.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/kaucuk_16298991.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:43:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Buharlı Araba </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-araba_16298971.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-araba_16298971.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Böyle bir tasarı Newcomen'in makinesiyle bile hayalden öteye gidebilecek gibi değildi. Daha önce tanımını yaptığımız üç metre uzunluğunda ve sarkacı yedi metreye varan dev aracı bir gözümüzün önüne getirelim. Böylesine bir hantal makineyi bir arabaya, hatta bir gemiye yüklemeyi düşünmek düpedüz gülünçtü. Üstelik bir soğutma makinesi olduğuna göre araçta ayrıca tonlarla soğuk su bulundurulması gerektirmekteydi. Bu su, gemi için bir sorun değilse de bunca hantallığı bir kara taşıt aracında bir an düşünmek bile saçmaydı, öyle ki bu yolda ısrar edenlerin hepsinin acı hayal kırıklıklarına uğrayacakları kesindi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Böyle olduğu halde, Fransız askeri mühendisi Joseph Cugnot (1725-1804), umutsuzluğa kapılmadı. Çok ufak tipte inşa ettiği bir Newcomen makinesini bir arabaya yükledi. Buharı sıvılaştırma işini hava ile gerçekleştirdi. Hantal sarkacın yerine bir dişli çark mandalı koydu. Tek ve büyük bir kazan yerine buharı sırayla alan iki ufak silindir yerleştirdi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Makinesinin prototipi 1769'da tamamlandı. Bu üç tekerlekli bir yük arabası olup tek ön tekerlek hem itici hem de yön verici görevini yükleniyordu. Bu araç 1770'te denendi. Zamanında yazılmış bir anı bu aracı şöyle tanımlar: &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;&quot;2.500 kg.'lık bir topu taşıyan hemen hemen aynı ağırlıktaki bu araç bir saatte 5/4 fersah yol aldı.&quot; &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Cugnot ne yazık ki buharlaşma yoluyla eksildikçe kazanın suyunu yenileyecek bir sistem kurmayı ihmal ettiğinden 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp kaynamasını beklemek gerekiyordu. Ciddi bir sakıncaydı bu. O kadar ki; başta aracı top taşıma işinde kullanmayı düşünen askeri mühendisler, bundan çabuk caydılar. Aradan otuz yıl geçti, bir yenilik getirilmeyen makine Napolyon'a teklif edildiğinde, o bite bu sakıncanın bir Watt makinesi sayesinde giderilebileceğini ve bunun gerçekleşmesi halinde eşsiz bir savaş aracı elde edebileceğini tahmin edemedi.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Cugnot'nun makinesinin sakıncaları ne kadar büyük olursa olsun bunların g.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-araba_16298971.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:42:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Buharlı Gemi </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-gemi_16298941.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-gemi_16298941.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Buharlı gemi, ne saçmalık! Bu anlayışsızlık yalnız buharlı araba tasarısını değil, buharlı gemi tasarısını da suya düşürdü. Denis Papin'inkini 25 Eylül 1707'de parçalamışlardı. Claude-François d'Auxıron'unki 8 Eylül 1774'te daha şanslı çıkmadı. D'Auxiron (1727-1778), kürekleri yangın tulumbasıyla işleyen bir gemi inşa etmişti. Seine ırmağında denemeye konduysa da tasarıya düşman gemicileri sarkacını sabote ettiklerinden deneme başarısızlıkla sona erdi. Zavallı mucit kederinden hastalandı; doğduğu Quingey'e çekildi ve orada öldü. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Kırk yedi yaşında ölüm döşeğine düşen bu adamın ününe özenen Teğmen Claude de Jouffroy d'Abbans adlı bir genç ölümünden önce D'Auxiron'u buldu. Bu genç adam soylu ailesine o güne kadar epey üzüntü konusu olmuştu. Önce bir genç kızı sevmiş ve onu albayının (Artois kontu, ilerde Kral X. Charles) elinden almış, bu yüzden orduyu terk ederek kendini yangın tulumbaları üzerindeki çalışmalarına vermişti. Davranışı, soylu ailesinin aklının almayacağı bir düşüş sayıldığı için ondan uzaklaşmışlar, kendisine gücenmişlerdi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Genç adam yalnızlığı içinde D'Auxiron'a bağlandı Mucit de ona tasarı ve tutkularını açtı. Hatta genç dostunu, vaktiyle Perier ile kurdukları şirkete soktu. Bu şirketin amacı buharlı gemiyi bulmak ve geliştirmekti. Ama genç adam kendi kanatlarıyla uçmayı tercih ederek, kız kardeşinin yaptığı para yardımları sayesinde tasarılarını denemeye koyuldu. Bunlardan, 15 Temmuz 1783'te Lyon'da yaptığı gösteri özellikle çok ilgi çekti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Jouffroy 46 m. uzunluğunda, 4.50 m. genişliğinde ve sualtı derinliği 0.95 m. olan bir gemi inşa etmiş, buna iki silindirli ve çift etkili bir Watt makinesi takmıştı. Bu makine aynı eksenin çevresinde dönen 4.50 m. çapındaki iki çarkı çevirmekteydi. Bilim adamları ve olayı tespit etmeye gelen noterin önünde yapılacak denemeye başlamak üzere, gemiye bindiğinde Jouffroy cebinde bir tabanca taşıyordu. Kendinden öncekilerine ge.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/buharli-gemi_16298941.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:42:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Yelkenli</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/yelkenli_16298921.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/yelkenli_16298921.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Fulton 23 Şubat 1815'te öldü. Onu büyük bir sevince kavuşturduğu şehrin göbeğine, Manhattan'daki mezarlığa törenle gömdüler, ihtiyar Clermont'un bol bol torunları olmuştu. A.B.D.'nin büyük göllerinde ve başlıca ırmaklarında yüzlerce buharlı gemi dolaşmaktaydı. Avrupa bu gelişmeyi ibretle seyrediyordu. Amerika'yı izlemekte gecikmedi: İlk düzenli vapur seferi 1818'de, İngiltere-İrlanda arasında başladı. Kesinlikle bilinmiyor ama, halk bu yeniliğe kaygı ve duraksamalı bir dönemden sonra alışabilmiş olmalı. Çünkü bu topraklarda göl ya da ırmak söz konusu değildi. Kapalı da olsa bir deniz yolculuğuydu bu ve denizin şakası olmazdı &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Gerçekten, buharlı gemiyle yolculuk konusunda kaygılar büsbütün giderilmiş değildi. Makinelere olan güvensizlikten ötürü araçların ancak göllerde ya da iç denizlerde işletilebileceğine inanılıyordu. Kaldı ki yanar maddeler (A.B.D.' de odun, İngiltere'de kömür) öyle çok yer tutuyordu ki, şilep olarak kullanılması verimli olamazdı. '(1900'lerde bu gemiler saatte beygirgücü başına 750 gr. kömür yakıyorlardı; 1830'dakiler ise 6 kilo.)'&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Atlas okyanusunu geçmeyi deneyen ve başaran ilk buharlı gemi. Amerikan yapısı &quot;Savannah&quot; oldu (1819). Yelkenleri de vardı ve ancak onların yardımıyla Liverpool'a varabildi. Buharlı gemiler yelkenleri uzun zaman atamadılar. Gariptir; hızlarını makinelerinden çok yelkenlerinin gelişmişliğine borçluydular. Sözgelişi, Fransız buharlısı &quot;Sphinx&quot; (1829), 160 beygirlik bir makineye sahip olduğu halde 13 km.'lik hızı makinesinden çok yelkenlerine bağlıydı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Buhara karşı sürdürülen çekingenlik 1838'de İngiliz buharlısı &amp;#8220;Great Western&amp;#8221;in, Bristol-New York arasında düzenli seferlere başladığı gün daha belirli şekilde ortaya çıktı. Great Western, 1.775 tonluk ve 111 yolcu alabilecek büyüklükte güzel bir tekne olmakla birlikte, sadece 7 yolcuyla yola çıktı. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Şunu da hemen kaydedelim güçlü bir rakip görününce yelkenli k.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/yelkenli_16298921.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:41:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Gemi Pervanesi </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/gemi-pervanesi_16298901.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/gemi-pervanesi_16298901.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Modern gemiciliğin çığrını açan pervanenin icadı, aynı zamanda utanmaz istismarcı takımının açgözlülüğünün ve haydutluğunun da tipik bir örneğidir. Bu yeteneklerin ve yürekliliğin değil, hilenin, dalavereciliğin ve her türlü insafsızlığın kol gezip zafer kazandığı bir alan oldu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Pervane 1803'te Charles Dallery (1754-1845) adlı bir Fransız tarafından icat edilmiştir. Dallery çeşitli dallarda ilginç icatlarda bulunmuş yetenekli bir teknisyendi. En yararlı çalışmasını buharlı gemilerin gelişmesi alanında yaptı. 1788'de bir buharlı araba, 1803'te tüpe benzeyen bir kazan yapmış ve sonunda aynı yıl Seine'de pervaneyle ilerleyen bir gemi işletmişti. Böylesine değerli bir buluş karşısında insanlar mucitini alaya almaz da ne yaparlardı!.. O kadar ki adamcağız bıkkınlık ve üzüntüsünden pervaneyi kendi elleriyle parça parça etti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Sauvage'a karşı kader daha da zalim davrandı. Boulogne-surmer'de gemi yapımcısı olan Frederic Sauvage (1786-1857) da verimli bir mucitti. Pervanenin parlak geleceğini tahmin ederek Dallery'nin tasarısını yeniden ele aldı ve onu kabul ettirmek için üst üste denemeler yaptı. Ama ne yazık ki, mücadele yeteneğine sahip bir insan değildi. Armatörler, Bilimler Akademisi, resmi makamlar, hepsi yardım taleplerini reddettiler. 1832'de bir berat alabildi ama, bu hiç bir işine yaramadı. Çünkü öteki beriki icadını uluorta çalıp kullanmakla kalmıyor, durmadan aleyhine davalar açılıyordu. Öyle ki zavallıcık paralarının suyunu çekmesine davaların aleyhine dönüşüne beratının kamu malı haline gelmesine ve rakiplerinin icatlarını rahatça çalıp servetler edinmesine sadece tanık oldu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;İlk pervaneli gemiyi denize indiren sanayi alanında bir çok gelişmelerin yaratıcısı İsveçli Johan Ericsson (1803-1889) oldu. 1837'de işleyen bir gemi saatte 10 mil yol alıyordu. Amerikalılar Ericsson'u donanmalarının yapımını gözetmek üzere ülkelerine çağırdılar. Öte yandan işi gemi mühendisliğine çeviren İngiliz ç.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/gemi-pervanesi_16298901.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:40:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Lokomotif </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/lokomotif_16298861.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/lokomotif_16298861.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Lokomotifi ilk düşünen, daha doğrusu ilk gerçekleştiren Trevithick oldu. 1801'de inşa ettiği ve kendinden öncekilerden daha başarılı bir sonuç alamadığı buharlı arabası hatırlardadır. Bu başarısızlık buharlı lokomotifin mucitini sarstı; sabırsız, ama hünerli bir kişi olduğundan başka şeyler üzerinde çalışmaya başladı. Ancak, emeklerinin büsbütün boşa gitmesini de istemediğinden, bir süre sonra makinesinin ray üzerinde giden arabaya bağlanmasını madencilere teklif etti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;İcadını yalnız Merthyr-Tydvil Firması kabul etti (1804), fakat bu büyük bir yarar sağlamadı. Araç, beygirin yerini tutmasına tutuyordu ama, ne ondan daha hızlı gidebiliyor, ne de güven verebiliyordu. Perdahlı bir yüzey üzerinde tekerlekli araçla taşıma, ancak hafif yükler için mümkündü. Çünkü belli bir ağırlık aşılınca, kayma yapıyordu. Mühendisler bu sakıncayı giderici çareler aramaya koyuldular. Bu yoğun çalışmalar, kömürün buharlı araçla taşınması işinin gerçek bir ihtiyaç halini aldığını ispatlamaktadır. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Trevithick ve Vivian, artık rahatça lokomotif diyebileceğimiz bu makinenin tekerleklerine çıkıntılar işlemeyi önerdiler. 1811'de John Blenkinsop (1783-1831), ray ve tekerlekleri bir dişli bindirmelik şeklinde imal etmenin gerektiğini ileri sürdü. 1812'de William Chapman (1749-1832), lokomotifi bir yana koyup yol boyunca sabit makineler kurmak, böylece yükü kablolarla ve bu makineler aracılığıyla çekmek gerektiği fikrini ortaya attı. 1813'te Brunton daha da saçma bir fikri, tekerleği bir yana atıp lokomotife atınki gibi ayaklar takılması gerektiğini savunmaya koyuldu. İşin garibi bunları dinleyenler hatta taraftar olanlar da çıktı.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Sonunda havadan sözler etmektense rayda kayma işinin ne olduğunu anlamak için deneyler yapmayı düşünen biri ortaya çıktı: Bu Wylam maden ocaklarında mühendis olan William Hedley idi. Lokomotife belli bir ağırlık verildiğinde tekerleğin raya yapıştığını ve kayma yapmadığını gözlemledi. Bunun üzerine Hedley, bütün ağırlığ.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/lokomotif_16298861.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:40:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Chappe Telgrafı </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/chappe-telgrafi_16298811.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/chappe-telgrafi_16298811.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;Bu telgraf şekli en eski zamandan beri uygulanmaktaydı. Agamemnon, Truva'nın alındığını Klitemnesr'e böyle duyurmuştu. Bu yöntem daha sonra Doğabilimci Enee, Polybe, Çinliler ve Kartacalılar tarafından geliştirildi. Sonunculardan da Romalılara geçmiş ve çok kullanılmıştı. Hatta işi Clyde'den Tyne'e uzanan surların içine tunçtan akustik borular yerleştirmeye, yani gerçek bir telefon hattı kurmaya kadar vardırmışlar ve haberleri ya da emirleri böylece 1.000 metreden 1.000 metreye hızla duyurabilmişlerdi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Barbar istilâlarıyla birlikte bütün bu hünerli tekniklerin sonu geldi. Ve yeni kıpırdamalar ancak XVII. yüzyılda başladı. Bunlardan iHc kayda değer girişim Richer ve Gaspard Schott'unki oldu. (XVI. yüzyılın sonu.) Bunu 1684'de daha önce sözünü ettiğimiz ekşi huylu büyük bilgin Hook'un yöntemi izledi. Yüksek bir yerden alfabenin her bir harfine karşılığı olan işaretlerin verilmesinden ibaretti bu. Dört yıl sonra da Amonson tarafından geliştirildi. Ancak, genel bir gösteriye kalkışıldığında müthiş bir fiyasko oldu. Gösteri Veliahttın ve saray mensuplarının huzurunda yapılacaktı. Şımarık saray züppeleri, üstelik sağır olan zavallı bilim adamını öyle bir alaya aldılar ki adamcağız kurduğu tesisatı işletemedi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Deneyler üç çeyrek yüzyıl sonra yeniden başladı. Cenevreli fizikçi Lesage (1774), Latin Belâgati Profesörü Fransız Dupuis (1778), Bastille'e atılan Polemist Linguet (1780). Deniz Subayı Courrejolles (1783), Parisli fizikçi Lomonde (1787), Alman Profesör Bergstrasse (aynı yıl), İspanyol Mühendis Bettancourt (1788), Fransız Abbe Chappe (1790), Alman Reiser (1794). İspanyol Salva (1797) harıl harıl deneylere giriştiler. Sonunda çok sayıda ve çeşitli yollar gösterdiler. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Ne var ki, bunlardan çoğu fanteziden öteye gidebilecek türden değildi. Sözgelişi Bergstrasse, işaretlerin top atılarak verilmesini önermekteydi. Bazıları ise, Lesage'ınki gibi zamansızdı, çünkü gerçek bir elektrikli telgraf niteliğin.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/chappe-telgrafi_16298811.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:39:01 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Morse Telgrafı </title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/morse-telgrafi_16298791.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/morse-telgrafi_16298791.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;1793'te Convention Meclisi, Claude Chappe'inkini resmen tanıdı diye öteki mucitlerin kabuklarına çekildiklerini ve kendilerini yenilmiş saydıklarını sanmamalıyız. Mucit her şeyden önce inançlı kişidir. Dehasına çılgın bir güven vardır ve hatta bir rakibin başarısı bile kendisinin yanlış yolda olduğuna inanması için yeterli değildir. Öyle ki, Chappe şebekesi kurulup işletilmeye başlandığı halde, optik telgrafın en iyi yol olmadığına, ses ve elektriğe dayanılarak daha verimli sonuçlar alınabileceğine inananlar, kanılarına uygun araştırmalarını sürdürmeye devam ettiler. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Özellikle elektrikli telgraf birçok muciti meşgul etmekteydi. Çünkü gece ve sisten etkilenmeyişi, düzenli kullanılmasını ve güvenilir bir araç olmasını sağlayacak bulunmaz bir nitelikti. Böyle düşünenlerin başında Georges Lesage (1724-1803) gelmekteydi. Meydana getirdiği her biri alfabenin bir harfini yollayan 24 tellik makineyi 1774'te denemeye koydu. Ucuna bağlanan bir elektrostatik makineyle elektriklenmiş olup öbür uçta bulunan ufak bir topu itmekteydi. Bu sistem değişik şekiller altında Fransa'da Lomond, Almanya'da Reiser, İspanya'da Bettancourt, sonra da Salva tarafından denendi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bunların iki ortak kusuru vardı: Önce, elektriklenmiş maddelerin itilmesi makinenin alıcı kısmında karışıklıklar çıkarmaktaydı, sonra daha da önemlisi, elektrostatik deşarj, pratik olmayan bir araçtı. Bu, 1800'de Volta pillerinin icadından sonra daha belirli olarak meydana çıktı. Bu pil, araştırmacıların emrine sürekli bir akım vermekteydi. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bundan ilk yararlanmasını bilen Bavyeralı bilgin Soemmering oldu. Onun da makinesinde Lesage'inki gibi 24 hat vardı ve bunların her birinin karşı ucu bir voltametreye bağlı duruyordu. Gönderilen harfler, o harflere karşılık olan voltametrenin içinde meydana getirdiği baloncuklardan anlaşılıyordu. Makine henüz işe yarayamayacak ilkellikteydi ve kullanılır hale gelmesi için daha birçok icatların yapılmasını beklemek ger.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/morse-telgrafi_16298791.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:39:00 +0300</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>telefon</title>
            <link>http://bilimteknolojik.blogcu.com/telefon_16298771.html</link>
            <guid>http://bilimteknolojik.blogcu.com/telefon_16298771.html</guid> 
            <description>&lt;P id=icerik&gt;XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek... &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871'de guadruplex sistem haline soktu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855'te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874'te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.'ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse'unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Telefon Baudot'nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782'de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey'i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page'a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslekta.. ( &lt;a href=&quot;http://bilimteknolojik.blogcu.com/telefon_16298771.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 17 May 2008 09:38:00 +0300</pubDate>        
        </item>
        <atom:link href="http://bilimteknolojik.blogcu.com/rss.php" rel="self" type="application/rss+xml" />
</channel>
</rss>